sıng with me!


MusicPlaylistRingtones
Create a playlist at MixPod.com

30 Mayıs 2010 Pazar

vazgeçmediğimin, ne kadar umutsuzum desem de hep bir umut taşıyor olduğumun kanıtı ; sanırım dünyama birinin girmesine müsaade etmek ya da daha da önemlisi hala yaşıyor olmak sanırım.
dünyama birisinin girmesinden kastım da sevgili ya da dost, benim sınırımın ardına geçmesine izin vermektir. sevgilim de olsa , arkadaşım da; hep uzaktadır benden. ötesine müsaade etmedim. ama izin verdiklerimin girer girmez ruhumun doğal ortamını bozmaları, sınırlarımı biraz daha uzağa almaya yöneltio. öyle. şimdi geçilmez.. şimdi aşılmaz.. şimdi, içinde tek ben.. hepiniz dışardasınız.. üzgünüm , içtenlik öldü!

27 Mayıs 2010 Perşembe

çaresizlik anı ve itiraf.

n'olur benden vazgeçmeyin:(

25 Mayıs 2010 Salı

check list!

*Patronla çalışma koşulları konuşulup, düzeltme isteğinde bulunuldu, kabul edildi.
*Bir önceki maddeye bağlı olarak, başka yerden gelen iş görüşmesi teklifi randevusunda gayet tok satıcı rolü başarıyla oynandı.
*Yıllık iznin 1 haftası için gün ayarlaması yapıldı, patronla konuşuldu.
*Bir önceki maddeye bağlı olarak, hemen planlar yapıldı, uçak biletleri alındı.
*X Haziran iple çekilmeye başlandı=)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

ah lena!

geçenlerde sevgili ahmac ile ortak ürünümüz olan çalışma, sevgili lena için bugün kafamda bir film çektim ki çok değişik oldu, kurgusu ve sahnesi ile özellikle. biliyorum ki yine bu iki kafanın birleşimiyle çok güzel bir yapım çıkardı ortaya. ama kafamdaki şey baya farklı oldu, bir gün hayata geçmeli:)
neyse...

23 Mayıs 2010 Pazar

yokken..

herşey aynıymış gibi dursa da şöyle son 8-9 aya baktığımda aslında çok fazla değişen şeyler olduğunu görebiliyorum. durgun görünüp altta fazlasıyla akıntısı olan numaracı göller gibi valla.
bu bahsettiğim zaman diliminde o kadar çok sağlık sorunu yaşadım ki, o hoooo.. hayır çok enteresan sadece ben de değil, çevremde -yakın çevremde özellikle- bile çok fazla kişi garip şeyler yaşadı sağlık açısından. hatta benimki hiçbir şey diyebilirim onların yanında. zaten bu akımı annem başlattı sağolsun. beyninin ön tarafına baskı yapan, bir yumruk büyüklüğündeki urun tespiti hepimizi şaşkınlığa sürükledi. doktor araştırılması, muayeneler ve ameliyat ne olduğunu anlamadan gerçekleşti zaten. ayrıntılara girmek istemiyorum, ama şimdi çok şükür ki iyi. ardından aynı ay kuzenim vefat etti. sonra çok yakın bir aile dostumuz kolon kanseri geçirdi. 2 ay önce o kişinin eşinde de akciğer kanseri tespit edildi. işte ne bileyim, geçenlerde yengem vefat etti. babamın akciğerinde tekrar kitle çıktı, falan filan. o hoooo dahası da var.
benim de zaten 6 aydır falan çeşitli rahatsızlıklarım var. amaaaaaa, son 3aydır kronik olarak çektiğim sırt ve boyun ağrılarım katlanılmaz olmuştu. en son doktorcuğumun yolunu tuttum. beklenen son; boyun fıtığı. ha bir de sırt kemiğinde açılanma. kifoz başlangıcı diyorlar tıp dilinde ama baya bildiğim kamburluk demek bu:) işte buralarda yokken 1 ay kadar fizik tedavi gördüm boyun fıtığı için. ama ömrüm boyunca da çekcem bunu, özellikle sırt ağrımı. yok arkadaş geçen ya da hafifleyen bir ağrı yok, sadece ağrıyla yaşamaya alışmak var. şimdi heryerde bana ait birşeyler var. mesela arabada özel sırtım için destekli yastık, ofisteki koltuğuma da ortopedik sırt yastığı, zaten uyurken boynum için özel yastıklardan. sırt desteği için özel sırtlık mıdır korse midir ondan işte. baya bildiğin sakatmışım ben hee!
vay anasını neslin suna pekuysal'ı olmasam bari. neyse ya canım sıkıldı, pöff!

20 Mayıs 2010 Perşembe

oyyyfff!

çok sıkılıyorum ya, bulaşcak dalaşcak bşiler ariorum..

dün sporu abarttım sanırım, omzum sırtım felaket halde! ve aklıma bunun ardına güzel bir fikir geldi: ofise şu açılıp kapanan portatif yataklardan almak! patrona da yuttururum motivasyonum düşüyor dinlenmezsem diye:)

Bu arada Mustafa (M.K diye bahsetmiştim ya) konuşup duruyor, o mimikleri beni öldürebilir yakın zamanda.

Ayrıca "Reaktif Güç Kompanzasyonu Eğitimi"ne katılmayacağım, ama ısrarla cep telefonuma bu konuyla ilgili mesaj geliyor, uyuz oldum!

Bugün gereksizliğimin zirvesindeyim, saçmalayarak eğlenesim var. Eğlencenin en sevdiğim hali bu.

Ivır zıvır yazılarımı çok seviyordum, blogda yayınladıklarım dışında da anlık esintiyle yazardım sık sık, bu ara o da bitti.

yaşasın kredi kartları ve yaşasın oturduğun yerden alışveriş yapma imkanı:)

minyon insanlar ne kadar şanslı ya, hiç yaşlanmıyorlar sanki! (bu söylemle birlikte akla ilk gelen örnek genelde Yonca Evcimik --Yoncimik:)-- olur, evet!)
ayrıca mağazaların minyon kızlara göre ürün sattıklarını düşünürsek pek bir şanslılar.. hayır ben o şanslı kişi değilim.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Jons' Cafe

Herkese olup da bana olmayan bir tatil sabahından herkese günaydın!

Rahat olun, kesinlikle uzun zamandır ağlayamadığımı ama dün gece 3 saat durup durup ağlama krizlerine tutulduğumu falan anlatıp kendimi tekrar bulantılara sürüklemeyeceğim. yazımı okurken şarkıyı dinleyin yeter. yazacaklarımla gayet uyumsuz olacak olsa da:)


sabah tıngır mıngır dolmuş turu atıyormuş (tatil gününden sebep sanırım) gibi işe gelirken, müzik dinleyip daha 4 saat önce sakinleşebilmiş gözlerim yine fışkırmaya hazırdı ki onu gördüm. o kim mi? önemi yok, binlercesi her gün karşımıza çıkıyor. fabrikasyon kızlarımızdan birisi işte. ama bu tür beni en fitil edeni. arkadaş bu eşofman ne diye böle moda oldu ya!!!!

üstte gayet kokoş tişört, uzun dümdüz sarı saçlar, dirsekte taşınan eşek kadar çanta, spor ayakkabı (çoğunlukla beyaz converse) ve eşofman altı! yahu adamı adidastan soğuttunuz yemin ederim ya. bayağılaştırdınız, yerle bir ettiniz adidas sevgimi. ya aslında güzel olan şeyleri berbat bir kombine haline getirip iğrenç iğrenç dolaşıp her şeyden soğutuyor bu tipler adamı. bir de bunun okulu mu var bilmiyorum ama bir şekilde hepsi bir anda aynı olmayı becerebiliyor bu tip kızlarımızın.

şimdi eşofman güzeldir, iyidir hoştur, ama süslenip püslenip bir yerlere çıkıldığında giyilecek kıyafet o değildir. o ancak , "ulan ya bir şey yapasım yok bugün böle çıkayım bee" şeklinde bir üşengeçlik veya tamamen rahat, salaş olayım düşüncesiyle giyilir. böle saçlar makyajlar tam takım kuaför eseriyken bacağa takılıyorsa, ben bunda bir mantık bulamıyorum. dikkat ediniz, arıyorum evet, ama bulamıyorum.

sonracığıma, altın sarısı çerçevesi olan gözlükleri saymazsak takılan güneş gözlükleri de başkabir bünyede, başka bir tarzla gayet de güzel olabilir. keza ayakkabılar öyle.

şimdi ne oluyor? örneğin eşofman altım eskidi, yenisini alıcam ama yeşil adidas alamıyorum arkadaş. beyaz deri konversim var, giyemiyorum. onitsuka taygırları mı da giyerken tereddüt içerisindeyim. alışveriş yaparken korkarak beğeniyorum. hayatımda gerilmediğim şey kaldı mı acaba?

ve korkuyorum. öyle çoklar öyle çoklar kiiii!!! filmlerdeki gibi gizliden yayılmış bir virüs tarafından ele geçirilmiş halk görüntüsü beni korkutuyor. hani böle olur ya, her şey normalmiş gibi, ama sen yürüyüp gittiğinde, aslında vitrinlere bakıp concon concon konuşan kızların sesi kesilir, boş bakışları önce senin ardını sonra birbirlerini bulur ya. hani sonra yüzde oluşan pislik bir gülümseme. bir benim haberim yokmuş dünyayı ele geçiren kötü şeyden-o da her ne ise işte-. sonra bir gün kapım çalıncak, onlardan nasıl olduğu anlaşılamayan bir şekilde haberi olmuş olan(ve zaman ilerleyince onlardan birine dönüşecektir muhtelen, belki de ölür) dehşet dolu ifadeli zat, beni can çekişir gibi uyaracak. ben de önce "hıh yok olmaz ki bu ne saçmalıktır" falan dicem. ama o hipotezi doğrular bir iki garip şeyle karşılaşcam kesin. hoooooppp, fılaşbek yaşayıp pazılın parçaları taka tuka oturcak yerine. işte daha sonra, .....
lan, n'oluyor! :S
halk kahramanı falan olacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. tam bir bezgin bekir kıvamında yayışıp penceremden bu senaryonun piç edilmesini izlicem. çünkü ben savaşmayınca bu film tutmaz bikerem.

18 Mayıs 2010 Salı

hava bugün bulutlu

ya içimin kapkaranlık oluşunun kesinlikle bugünkü havayla alakası olduğu üzerine yazacağımdan yukarıdaki başlığı attım. attığım gibi aklıma iğrenç bir şey geldi ve güldüm lan:)

bi zaman ferdi tayfurun bi şarkısı vardı, neydi hatırlamıyorum ama klibinin sonunda bankta oturmuş 2 feyk yaşlı karakter konuşuyor:
-bugün hava bulutlu.
-neeeee, beni unuttun mu?
...
hihhihi, işte başlığı yazar yazmaz bu geldi aklıma ve şimdi manasızlaşcak uzatırsam. çünkü dağıldım lan:)

17 Mayıs 2010 Pazartesi

bugün azıcık canıma okudum yaa.
sabah tartılıp kilo almış olduğumu görünce, nasıl oldu da verebilmiş olduğum 13 kiloyu tekrar vücudumda düşünüp önce dehşete, sonra da "yemicem ulan" diye tekrarladığım yalanın kollarına düştüm. (nasıl , çok edebik yaziorum haa:) )
nihhaha, sonra tam bir cılızken söylediğim sözler geldi aklıma.kendimle dalga geçtim! "ayy ne diyet yaparlar anlamam ya yemek yemek kadar keyifli ne olabilir, 100 kilo bile olsam şundan bundan vazgeçmem, ne diyetiymiş yauuuuww" diye sallıyordum o zaman. sonra zaman geldi kilo aldım, gardrobumu baya bir yenilemek zorunda kaldım.3 yıl boyunca istikrarlı bir şekilde de kilo almaya devam ettim. hatta bu iş hoşuma da gitti bir ara. lan höt! noluyor lan dediğim bi an gelip çattı, evet. ama kilo falan veremedim, sadece rahatsızlık duydum. fekat, geçtiğimiz sonbaharda bir kısmını atabildim. ocak-şubat aylarında da geri kalanını atıp normal bir insan evladına dönüşmüş olmanın bana yaşatmış olduğu sevincin hatrına bu sabah aldığımı farkettiğim kilolara emrediyorum: defolun gidin lan!
nihaha:) muhtemelen siz bu satırları okurken ben tek lokmalık halley paketimden sonuncusunun tadını çıkarıyor olacağım:)
bok yiyim, evet!

he bugün elime kaynar su döktüm sonra da sigarayla yaktım. hayır deli değilim, hepsi birer kazaydı. ama bşi olmadı. acıdı önce, ama geçti. :)

yorgun, bıkkın ama bir o kadar ağız burun dağıtmaya hevesli!

evet, şuan sinir böyle böyle köpürüyor, ağzımdan tükürük olarak çıkmak ve saat 11 yönündeki adamın alnının ortasını bulmak istiyor.
hoopp, az biraz geriye döneyim.

bundan bir hafta önce adamın biri geldi ofise. her zamanki gibi müşterilerden ya da ustalardan biri sandım. adam bir ara dışarı çıktı sonra elinde testereyle geldi. höytt nolii lan moduna girmedim tabiki, burda olağan birşey bu. herkes elinde testereyle ofisimize gelebilir. garipsediğim herhangi bir davranış yoktur ofis sınırları içerisinde. 5 dk sonra o testereyle, tuvaletin ışığını açmak için de etrafından dolandığımız, mutfağı girişten ayıran L şeklindeki paravanın tuvalet kapısı tarafından kaçak el penceresi açtığını gördüm (malum paravanı dolanmadan ışığı açmak maksat). töbeee, ne alaka lan üstüne vazifemi diye düşünmeden edemediysem de gayet edebilmiş gibi davranıp duyarsızca gidip masama oturdum. lan adam 10 dk sonra da geldi karşıma oturdu, buranın numarasını alabilir miyim diye ofis telefonlarını aldı, benle tanıştı ve burda çalışmaya başladığını söyledi. ben de saf saf "hmmm öyle mii, depoda mı ?" diye sordum. "yok burda" dedi ofisi kastederek. içimden "a.ha sıçtık ya of puff lan nereye yerleşcek" diye düşünmeye başladım, minnacık ofisimizi ve sadece patrona ve bana yetecek kadar olan 2 tanecik odasını düşündüm. ardına içimi kaplayan hüznü ve beynimi titreten siniri anlatmama gerek yok sanırım. neyse, bi 10 dk sonra patroncuğumla tekrar odama gelip takdim edildiler kendileri şahsıma.. "M.K Bey'e bir yer ayarlamamız lazım Marla Hanım, ne düşünüyorsunuz, ne yapabiliriz?"..bu sorunun altında yatan anlamı açıklayayım hemen. "canım kusura bakma, bok gibi olan işinin tek iyi yönü olan ofisteki rahatlığını elinden almak üzereyim, bunu kendin için en az acılı hale getir". sonuç itibariyle odama yeni bir masa ve sandalyeyle yerleşen M Bey ile 1 haftadır çalışıyorum ve çıkmazdayım lan. işi bırakma isteğim 25 katına çıktı. adamın beni zoraki sohbetlere soktuğu bir anda-daha ilk günden hem de- şükür konusu geldi ki ben de obsesif bozukluğumdan bahsettim espriyle karışık bir halde. çünkü oturduğundan beri sallanan ayaklarını durdurmanın başka bir yolu yoktu. "aaa hemen ona bir çözüm bulayım" diyerek masanın bana doğru olan kısmına bir pano yerleştirerek ayaklarını görüş alanımdan izole edebildiğini düşünüp, yine (!) bir sorunu çözmenin(!!!) verdiği rahatlamayla yüzüne o gevrek gülümsemeyi oturttu. halbuki anlatamazsın işte, amcacım bu senin bildiğin gibi basit bir sorun değil demeyi ne kadar istediysem de diyemedim. sorun benim çünkü.
şimdi nasıl geçiyor günüm? akşama kadar salladığı ayaklarının bedenini sarsışı ile karşımda sürekli sallanan bir beden var. o bedenin elinde zaman zaman tespih de oluyor. masasında da tık tık tık eden saati var. arada bir de ıslık çalıyor. ekstra katmerli bu herif. bense elimde olmadan içimde büyüyen sinirimi kontrol altına almaya çalışıyorum. konsantrasyon zayıflığı zirvede. kaslarm gerim gerim geriliyor. 1 hafta önce "ohh beee kavuştum" dediğim sağlığım beni tekrar terk etmekle tehdit ediyor. napçam lan ben!
şimdi de mesela kulaklıklarla müzik dinliyor olmama rağmen ısrarla konuşup saçma sapan sohbetlere çekmeye çalışıyor beni.
Nick Cave bile dinlendiremiyor beni yeminlen!
ha bir de ilk gün şey dedi: " ben buraya radyo getirip dinlesem rahatsız olur musunz?"
hemen, "eğer kulaklıkla dinlerseniz olmam tabi ki" dedim.
ayy sonra bunu demesem başıma gelecekleri düşündüm. grrrr, staj günlerinde çektiğim işkenceler geldi aklıma, Aşk FM falan. bıyyyyyyyyyyy....

14 Mayıs 2010 Cuma

selam, ben geldim=)

naber gençlik?
ben geldim, tekrar döndüm buralara.

artık yaşadıklarımı falan kimseye anlatamama ya da anlık sinirlerimi atacak mecra bulamama gibi eksiklikler yüzünden tekrar buradayım.
blogtan bazı yazılarımı da kaldırdım.

buralarda değilken neler yaptım, neler oldu? bir ara değinirim ya şimdi bile yoruldum be, körelmişim:)