sıng with me!


MusicPlaylistRingtones
Create a playlist at MixPod.com

22 Şubat 2010 Pazartesi

wim mim mim wim jim bim, höyt!

bu zamana kadar 1-2 mimlendim de pek oralı olmadım ama bugün yazmak istedim. ilucuğumun tarafından kendimle ilgili 7 enteresan şeyi yazmam istenmiş. aklıma gelen bşileri karalicam ama enteresanlık konusunda söz veremem.

1-periyodik hareketlere, seslere takıntım vardır. öyle ki sınıfın taaaa arka taraflarında birisi bacağını sallar, ben nasıl beceririm bilmem ama görüş alanımda olmayan o kişinin o hareketini algılar ve onun dışında başka hiçbir şeye odaklanamam, sinirlenirim, içimde büyür büyür ve neredeyse aklımı kaybedecek gibi olurum. sesler için de bu söz konusudur. evet orta şiddette de olsa tescilli bir obsesif kompülsif bir vakayım.

2-hani "when harry met sally" filmindeki sally karakteri var ya, hani yemek sipariş ederken mutlaka içeriğini soran, ya da kesinlikle şusu olmasın böyle pişsin ve bilmemne de eklensin diyen. işte o benim. bir yemeği hiç bir zaman menüde tanımlandığı şekliyle sipariş etmem, garsonlara kafayı yedirtir, ekstradan isteklerim için bana kafa atmasınlar diye de tüm sevimliliğimi kullanarak kendimle dalga geçen espriler yapar maksimum hizmeti elde ederim. içeceğimi buz gibi ister ama içinde buz istemem (rakı dışında). ayrıca içeçeğimin kesinlikle yemeğimle aynı anda gelmesini rica ederim.

3-bazen evimin istikametiyle alakasız otobüslere biner, nereye gittiğimi bilmesem dahi canım sıkılana kadar otobüsten inmem. bazen evime giderken bile canım otobüsten inmek istemezse inmem.

4-olabildiğince açık hava mekanları tercih ederim. yemek içmek açık havada daha bir güzel.

5-bir mağazada ıcık cıcık herşeye bakılmasından nefret ederim. hatta genelde alışverişlerim şu şekilde gerçekleşir: mağzaya girilir, öncelikle olduğum yerden gözlerle tüm mağaza taranır, o an ilgimi çeken birşey yoksa çıkılır. olaki bir şey ilgimi çekti, daha elime aldığım ilk anda onun benim istediğim şey olup olmadığını bilir ve ona göre alırım. ayrıca eğer inanılmaz kalabalıksa mağaza, içeride dünyanın en süper şeyleri olsun hem de çok ucuz olsun, kimse beni o mağazada tutamaz, derhal dışarı çıkarım, boğulurum çünkü.

6-palyaçolardan nefret ederim, öyle ki kaldırımda 100 metre ilerde onu görüyorsam derhal yolun karşısına geçer, palyaçodan baya bi uzaklaştıktan sonra tekrar kendi kaldırımıma geçerim. denyo herifler zart diye atlıyorlar önünüze, yumruğu koyasım geliyo o kırmızı burunlarının orta yerine.

7-kışın ayaklarım ısınmadan uykuya dalamam. kat kat bşiler giysem de ayaklarım canları istemezse ısınmazlar. ben de zaten çorabımı hiç çıkarmam kışın, hatta bazı zamanlar da sevgili kişisinin dalga geçme ihtimalleri bile umrumda olmamıştır. çıkarmam arkadaş, ayağım üşüyor!

aha, oldu da bitti maşalla,, ben kimseyi mimlemiorum , Relax! :)

o arsız bir sürgün__

bacaklarına, kollarına ve vücudunun 3 farklı bölgesine
daha bağladığım çiğ ve kanlı etlerle, nehrin bataklığa
dönüşmüş en köhne bölgesinde, timsahların tek bir
zerresini dahi bırakmaması için terketmiştim
o cesedi,,
acımasızca katledilen bedenin, bendim faili!

sürekli "bir çocuğun saf kırılganlığıyla"diye başlayan
cümle yoğunluğu fazla öyküler yazardı. ayrıca "adeta"
kelimesini gerekli gereksiz kullanır, en az o bir kaç
-şimdi ismini vermek istemeyeceğim-
şair/yazar kadar sinirimi hoplatırdı.

bu yüzden mi öldürdün demeyin, evet buydu nedeni.
aslında onun için hiçbir şeyin hiçbir anlamı yokken,
herşeyin mutlak bir anlamı varmışcasına davranıp
her boka gözyaşı döken duygusal insan ayaklarıyla,
sadece kendi zevklerine itaat etmeleri için herkesi
kendilerini özel hissetmelerini sağlayarak kandırıyor,
büyülüyordu. o kadar süslü kelimeyi nereden bulduğunu
düşünmek istemedim, çünkü o zaman
gerçekten duygusal olduğu ihtimaline inanabilir
onu öldürmenin verdiği acının
kat kat fazlasını yaşayabilirdim, o yüzden düşünmedim.

müthiş bir cinayet planı olduğunu söylemeyeceğim,
herhalde bir insanı mezarlıkta öldürmek kadar
aptalca bir davranış olamaz. ucuz polisiye filmlerden
çalıntı bir senaryo, titrek eller ve sürekli "ya gözlerime
bakarsa" korkusuyla nükseden panik.. nitekim alçakça
bir hareketle arkadan saplamanın en kolayı olacağı
sonucuna vardım o bıçağı, o da öyle yapmıştı nasılsa.
... . ... .o anın nasıl gerçekleştiğini hatırlayamıyorum
ama aldığı darbeden sonra geriye doğru dönüşü
-ki kim olduğumu görmek istediğini düşünüyorum-
ve ardından yere düşüşüyle dikkatimi çeken ilk şey
yüzündeki ıslaklıktı. kirpikleri sırılsıklam,
gözleri kıpkırmızı..
mezar taşındaki isme baktım, soyadı tutuyordu.
sanırım babasıydı. hemen aklımda hızla koşuşturmaya
başlayan insani duyguları
ve psikolojik anlamlandırmaları
terkedip yerde yatan ve henüz kalbi atan adamla olan
işimi bitirmek için gerekli gücü topladım.

izlediğim dizilerde böyle olmuyordu hiç,, bulantı,
baş dönmeleri ve zaman zaman nefes alamama gibi
sıkıntılarla birlikte hırsımı alabilmem
tam 2 saat 47 dakika sürmüştü. inanamıyorum,
artık o değildi karşımdaki. hiç olmamış gibi davranmam
için de benim harcayacağım hiçbir çaba yeterli
gelmeyecekti. planımın ilk aşamasında sadece kalbinin
durmasını sağlamak vardı
ama ben anlamsızca canlılığını yitirmiş bir bedende
sanatsal denemeler yaptım. ağırlıkla
kırmızı tonlarını kullanarak.. gecikmeli de olsa
2. aşamaya geçme zamanı gelmişti sanırım,
işte o zaman
hikayemin başında bahsettiğimi gerçekleştirdim,
öncelikle cesedi sarıp bagaja kaldırmak için
deli gibi güç harcayarak.

oldu ve bitti.

bitti.

hala zihnimde kurulmasına engel olamadığım
soru cümleleri dolaşıyor, bense
gerçek cevapların benim yaptığımı haksız
çıkarmasından korkarak kaçıyordum durmadan.

işte o zaman kendimi ilaçlara verdim.
yarımken bire çıktım,
sonra onun da iki katı.
alkolle avunduğumdan bahsettim mi peki?
o da ilaçtan önceydi.
işe yaramayınca ilaca geçtim, ilaç da işe yaramayınca
ikisini beraber denedim, deniyorum.
belki ikisi bir aradayken dozajı daha farklı bir şekilde
ayarlamak gerekiyordur diye de bir kaç gün daha
birkaç farklı şekilde denerim.

değişmeyecek sonuçları, değişen durumların değişik
şekillerde yaşanılmasının ardından elde eden bir insan
tüm yolların sonuna geldiğinde
ne denemesi gerekirse değil
neyi bulursa onu dener. işte o yolun sonunda elimde
ne kalmış olursa sadece onunla uzaklaşacağım.
gidecek yol kalmadığında
fazlaca düşünmeyi de bırakacağım.
o zaman boşalmış zihnimle yeteri kadar
hafifleyememişsem eğer,
tüm ağırlıklarımdan kurtulacağım.

artık sevgi yok; onu seninleyken bırakmıştım ardımda.
aşk yok; onu mezar başında yok etmiştim zaten.
vicdanımı da, bardağın dibinden
yüzeye çıkan baloncukların hipnozunda yitirdim.
zihnimi yolun sonunda olduğumu düşünmemek için
yolda azar azar boşalttım.
uçmak için geriye kalan tek ağırlık bedenimse eğer..

ve yüzüne damlayanın
bulutların gözyaşı olduğunu düşünme her zaman,
ayaklarım yerden kesilmeden hemen önce
kestiğim bileklerimden fışkıran yoğun akışkan da
yer çekiminin etkisinde çünkü.

damarlarımdaki boşaldıkça hafiflediğimin keşfi
damağımda ıspanak tadı bırakıyor sanki..
bedenim yükseğe çıktıkça
başta avuçlarımda hissettiğim serinliği
şimdi daha net bir şekilde yüzümde hissediyorum.
sanki ben de çıktım içimden
'ben'den/'sen'den daha hızlı bir şekilde yükselerek.
baktım onun da ardından.

duyumsamam zayıfladı, uçuştu,
o akşam bizi donduran buz gibi bir rüzgar eşliğinde.
duyduğum sadece teninin saf kokusuydu..
asılı kaldım bir süre.

...

sadece rüyamda uçardım bazen ben.
..
bu sefer uyanmadım.

21 Şubat 2010 Pazar

angeL

Angel'ın müziği yeni duyulurken ben "love you" demeye başlayıp müzik boyunca da düşünüp hatırlayıp hissederek söylemeye devam ediyorum..

20 Şubat 2010 Cumartesi

bak bu kadar iniş çıkış çok fazla!

19 Şubat 2010 Cuma

bak bu internet çok güzel bişey hee,, acaip yararlı.. ama zeki olmak daha güzel. memnunum:)
ayrıca evet kötü işler çeviriyor gibi görünsem de bir ajan edasında topladığım bissürü bissürü bilgi hiç de kötü niyetle edinilmiş değil, tamamen merak yani.
edit: pispis gülesim var beee

11 Şubat 2010 Perşembe

amaaan bi boşvermişlik bir üşengeçlik, ardından böyle bir panik, heyecan.. yaşayıp gidiyorum işte.

bu aralar deyim yerindeyse har vurup harman savuruyorum, maşallah hiçbir ihtiyacımdan geri kalmıyorum, hatta bu duruma ihtiyaç fazlasının da dahil olduğunu söyleyebilirim. aslında şu ana dek hep maddi açıdan müsait olmadığım zamanlarda kendimi alış veriş konusunda tutabilmem ile gurur duyardım(evet indirimlerde bile tutabilirdim) . ama bu kış ne olduysa bir açıldım ki tutamıyorum kendimi. "aman bu ihtiyacım, öff bu güne kadar hep erteledim zaten yeter, pff yeter ya paraya bakarsan hiç olmuyor ki zaten, hıh!" gibi düşüncelerle kendimi gaza getirip aldım durdum. şunu da eklemeliyim ki öylesine beğendiklerimi almadım yine de, sadece çok beğendiklerimi ,"a bu benim olmalı, almazsam aklım kalır" dediklerimi... halbuki senin neyine yani o kadar masraf, sanki maaşın çok yüksek de, sanki banka kredisi ve okul kredilerinin geri ödemesini yapmıyorsun da, bi de bunlar,,, yok yok ben iflah olmam. tamam her ay düzenli öderim kartımı, telefon faturamı, kredilerimi falan da sonunda elime bi bok kalmaz. neyse geçtiğimiz haftasonu yaptığım alışverişle tüm ihtiyaçlarımı tamamladığımı kabullendim artık.

dün parfüm aldım, bitmek üzereydi evdeki. ama kokumu değiştirdim bu sefer. 5 yıldır vazgeçmeden aynı kokuyu kullanıyordum, bir anda 5 yıl önceki parfümümden almak istedim ve aldım. temelde yine aynı öze dayanan kokular zaten ama sanırım bu yenisi biraz ağır geldi diğerinin ardından. sanırım bir dahaki alışımda yine 5 yıllığa dönüş yapıcam.

uzun zamandır içimde nasıl bir özlem var anlatamam. ama neyin özlemi? gülmek yok! höt! tamam itiraf ediyorum, piercingimi özledim ben:( 'O'nun ailesiyle tanışacağım zaman (ki o da planlanmamış bir şeydi de ayrı mevzu, sonra) çıkarmıştım, sonra da "amaaaan zaten iş arıyorum yarın bir gün işe girerken de çıkarcaktım zaten " diyerek tekrar takmamıştım. (ama tabi o gün, 5 ay daha işsiz bir şekilde evde oturacağıma ihtimal vermiyormuşum demek ki.) özlüyorum işte şimdi de. olsa aslında bu işimde takabilirdim.

geçen pazar günü de saçımı kestirdim. farklı uzunluklarda da olsa 2 yıldır kullandığım model olacaktı yine ama tam o anda "yok lan bi taraf daha kısa olsun" dedim (tabi lan demedim de). sonuç olarak şuan saçımın sağ tarafı ile sol tarafı arasında 15 cm kdr bir uzunluk farkı söz konusu. ilk önce baktım, tamam dedim, yolda yolakta millete dalga malzemesi oldum.. ama akşama kadar, yeni saç modelimle duygusal bağımızı kurmuştuk. şimdi çok seviyorum, pişman değilim=)

bugün de gittim kulağımı deldirdim. -lan kendime iş arıyorum he, ne bu haller??- yine kıkırdağı..
ya napıyorum ben,,, kaç yaşıma gelmişim hala kulak deldirme, hala piercingimi özledim modları, yok efendim ben evlenmemler bilmemneler... noluyoruz olmmm...azcık akıllı uslu otur bi ya! 8 yıldır kulak deldirmemişsin, şimdi tutup da tekrar kıkırdağı deldirmenin amacı ne yani? al işte acıyo ya! öfff kulağım yanıyo, ilaçlarken acısından aklım çıkıyor. ama yeri de güzel hee, yaklaşık 1 cm aşağısında da kardeşi var=) acısı geçcek nasılsa ya, herşey geçiyor sonuçta. bıraktığı güzel olsun yeter ki =) ( aha özlü söz oldu valla)

aaaa bi de bi de bu haftasonu İstanbul'a gidiyorum, yihhuuu=) ama çanta hazırlamaktan oldum olası nefret etmişimdir ve yarın bu iş tüm akşamımı alacak gibi geliyor. bi de bagaj verip de zamanımı almasın diye, el bagajı olarak kabul edilebilir bir şey hazırlamak gerekiyor ki o daha gıcık iş, pfff... neyse Çakıl'a gidiyorum işte, seviçliyim:) cuma akşam yorgunluk ağır basmazsa da kendimi kadıköy'e atmayı planlıyorum=) kendime içki için verdiğim sözleri tutamadığım için bu hafta sonu söz möz yok=) aslında kullandığım ilaçlardan dolayı cidden içmemem gerekiyor ama geçen haftasonu ve ondan önceki haftasonu 1'er taneciğe izin vermiştim ve cidden 1 ile kalmıştım yani. neyse yine tutarım lan 1 ile!
peki pazar akşamdan İstanbul sonrasında tatil bitecek mi? hayır tabi ki, eve gelmeyeceğim 2 gün daha, ohhh:)

ya bak yine aklıma birşey geldi, sinirim bozuldu. 2 yıldır girmeyi çok istediğim kurumsal bir şirketin genel müdürlüğünden dün evi aramışlar, Ankara'dan. evde yoktum, cepten de ulaşmadılar ya canım sıkıldı fazlasıyla. bugün de bekledim aramadılar. bu arada eğer o iş olursa yüksek ihtimal Ankara'da başlatacaklar ve ben hiç mi hiç orayı istemiyorum. Al işte şimdi sevineyim mi yoksa üzüleyim mi? 2 yıl önceki ilk mülakatımda çalışmak istediğim şehirleri sormuşlardı, yine sorarlarsa pek makbule geçer doğrusu. gerçi çok umudum yok ama olsun bakalım. sıkıntı bastı ya gidiyorum ben!

8 Şubat 2010 Pazartesi

hep aynı şeyi bulduklarım_4

AYNA

Gümüşüm ve doğruyum. Önyargılarım yok
Gördüğüm her şeyi yutuveririm bir anda
Olduğu gibi, aşkın veya nefretin sisiyle kaplı değilim
Zalim değilim, içtenim yalnızca
Küçük bir tanrının gözüyüm, dört köşeli.
Çoğu zaman karşı duvarın üzerinde düşüncelere dalarım
Pembedir duvar, benekli. Öyle uzun zaman baktım ki ona
Kalbimin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Fakat titriyor.
Yüzler ve karanlık ayırıyor bizi tekrar tekrar

Şimdi bir gölüm. Bir kadın eğiliyor üzerime,
Erimimi arıyor gerçekte ne olduğunu anlamak için
Sonra bu yalancılara dönüyor, mumlara veya aya.
Sırtını görüyorum ve sadakatle yansıtıyorum sırtını
Gözyaşlarıyla ve bir el hareketiyle ödüllendiriyor beni
Önemliyim onun için. Geliyor, gidiyor.
Her sabah onun yüzü alıyor karanlığın yerini
İçimde genç bir kızı boğdu ve içimde genç bir kadın
Havalanıyor ona doğru günden güne, korkunç bir balık gibi.

Sylvia Plath

6 Şubat 2010 Cumartesi

kendimi işime adadım ulan!

perşembe ve cuma günü yeni bir proje üzerinde çalışmaya başlayıp iş yerinde boş oturacak vakit bulamadığımda aynı zamanda beni boğan bir çok düşünceden uzaklaştığımı farkettim. o nedenledir ki böyle bir çalışma şevki geldi. cuma günü patrona, "şu önceki projedeki revizyonu yarın gelip yapayım ben" dediğimde patronun yüzünde gözlemlediğim o çocukça sevinci anlatamam. o da iş manyağı bir adam zaten, eve falan iş götürüyor. gerçi bugün projeyi kontrol ettiğini düşünürken kendisini solitaire oynarken yakaladım ya neyse o ayrı mevzu:) işte işle oyalanarak kafamın dağıldığını farkettim.. en azından şimdilik böyle hissediyorum, ileriki günlerde ruh halim neyi getirir bilemem.
babamla konuşmuyorum. ortak kullanım alanlarında olabildiğince az bulunuyorum; yani salona hiç girmiyorum, zaten yemek yemediğim için mutfağa da bir tek içecek almaya giriyorum. bugün de cumartesi olduğundan kahvaltı muhabbeti falan, hiç çekemezdim o adamı görmeye. biraz da cumartesi sabahtan işe gitme isteğim ondan kaynaklı.
öğleden sonra da ofisten çıktım, 'O' nun tuttuğu evi görmeye gittim. bugün evi temizletti yarın da eşyalarını taşıyacak. "ev göl görüyor" dediğinde, öğrenciyken ilk evimde olduğu gibi şöyle balkondan azıcık eğilince sokak arasından görünüyor gibi bir şey canlandı gözümde, dalga geçtim. "he he tabeee" diyip durdum. ama cidden baya baya göl manzaralıymış ev yaa, yeri de harika, sevdim.
bugün de hava süperdi. hava apaçık, güneş de pasparıldaktı=) tamam kabul azcık serindi falan ama güneşte yürüdük, sonra yemek yemeğe gittiğimiz yerde camekanlı kısımda oturduk, bol bol güneşlendim yani. cidden keyifli bir gündü. tekrar, beraber güzel vakit geçirebildiğimizi gördüm bugün. pek inancım yoktu bu konuda bugüne dek, ama artık var. neyse bu konuyu daha sonra yazmayı düşünüyorum. şuan çok sağlıklı olduğum söylenemez, ani kararlarla hata yapma riskim yüksek olduğundan, çok ağır hareket ediyor, akışına bırakıyorum herşeyi. en azından aşk konusunda bunu yapıyorum, üzerine düşünmüyorum hiç. çünkü bu aralar bu mevzudan çok çok daha önemli sorunlarım var. baş etmem gereken daha önemli şeyler.. neyse işte bir gün de böyle geçti.
not: bu arada hala fiziksel olarak düzelmedim, sabırla bekliyorum.
-gerçi bugün canım istedi ve yemek yedim, hatta bira bile içtim,, ama yemek yiyememem bir yana yediğimde de midemin bulanması beni sinir ediyor-

4 Şubat 2010 Perşembe

hep aynı şeyi bulduklarım_3

CANIM SIKINTI SINIRI
Aydınlıkta köhneliği belirginleşen 
ve kentte ve konutta hiçbir şey neyse ben oyum. 
Öylesine  bağsız ve yeğniyim ki 
bu hafifliğin şiddetinin bedelini bir gün öderim diye düşünüyorum.
Sanki varoluş beni cezalandırmak ister gibi; 
yoğunluğundan bana düşen payını benden geri  alarak bu yoğunluğa, 
olur olmadık herkese ve her şeye fazlasıyla katlayarak sunuyor. 
Ülkem yok, cinsim yok, soyum yok, ırkım yok; 
ve bunlara mal ettirici biricik güç, inancım yok. 
Hiçlik tanrısının kayrasıyla kutsanmış ben yalnızca buna inanabilirim, ben. 
Yere, göğe, zamana, denize, kayalara 
ve kuşlara da dokunan aynı tanrı değil mi? 
Bu kutla tanrının yönetkenliğinde, 
olmayan ellerimle bir yok-tanrı'yı tutuyor 
ve ölçüyorum yokluğun ağırlığını. 
Kefe'lerinden birine onun oylumu pekâlâ sığıyor, 
diğerine duygular, duyumlar ve düşünceler yığılıyor, 
işte yetkin eşitlik...
her gün her gece bu eşitliğin bilgisiyle geçiyor. 
Bir eskiciden satın alınmış bu teraziyi 
birgün başka bir eskiciye vereceğim, 
o gün, tozanlarım her bir yana dağılıp 
toprağın suyun ölümsüzlüğüne eklemlenecekler 
ve ben özgürleşeceğim.
--Nilgün Marmara--

bıkkınlık

yaşadığım tek şey bu şu sıralar; bıkkınlık.
cidden artık öyle bıktım öyle bıktım ki herşeyden, yani sinirimi, üzüntümü ifade edecek bile halim yok, ondan bile bıktım.
artık tak dediği noktayı geçtik bizimkilerle, hem de geçeli baya yıllar oldu aslında ama ben azcık vicdanlı olduğum için geri sarıyorum çoğu zaman. bilmiyorum o vicdanı, insanlığı kimden aldım. belki biraz annemdendir..
zaten daha önce uzun zamandır evde durumların nahoş olduğundan bahsetmiştim, 3 gün önce de cidden taştım artık. ayrılmam gerekiyor burdan, akıl sağlığım için en azından. o kadar sinirliyim o kadar üzgünüm ki 3 gündür, ne yapcağımı şaşırmış durumdayım. hoş, başta da dediğim gibi birşey yapasım gelmiyor. zaten yaşadığım şeyi de kimseye anlatmadım. artık içimi sömürdüler, resmen tükettiler beni. yorgunluğum da kat kat artıyor sanki, ben yürürken yeterince zorlandıkça sırtıma yenilerini yükleyip sanırım beni devirmeye çalışıyorlar.
direk ilişkimi kestim evdekilerle, odam dışına çıktığım vakit mp3 çalarım kulağımda. gerizekalılar, bunu daha önce 1,5 yıl boyunca yaşamıştık halbuki. iletişimi minimuma indirgemiştik. al işte mutlu olsunlar böyle!
uyuz oldum!

3 Şubat 2010 Çarşamba

Fonda o tatlı müzik eşliğinde Marianne Faithfull, hüzne karışmış bir şekilde gördüğü güzelliklerden bahsederken ben de arıyordum. Birşey göreceğimden emindim ama kalbime yağmurla dolan bu karanlığı defetmek kolay iş değilmiş.
Çabalamadığım söylenemez. Hüzne boğan şarkılardan kaçmak, zihnimi paniklere sürükleyen umutsuzluk ve çaresizlik dolu düşünceleri kovmak hafife alınacak çırpınışlar da sayılmazlar hani.
Fakat ben gayret gösterdikçe yaşadıklarım da sabrımın sınandığına dair oyunlara maruz kaldığımı düşünmeme sebep olmuyor değil.
...
"Bakalım hemen vazgeçecek mi?"
"Bir yoklayalım bakalım kararacak mı?"
"Dayanıklılığı artmış mı?"
...
ve tekrar çok sevdiğim, her defasında kendimi bulduğum bir şarkıdan sözler dönüyor başımda;
"Life has betrayed me once again,
I accept that some things will never change"

2 Şubat 2010 Salı

ters giden birşeyler var

hiç iyi değilim..
zar zor duruyorum ayakta, zar zor yürüyorum..
kimseye anlamasın diye çok çaba harcıyorum..
moralimde birşey yok ama fiziksel açıdan berbat haldeyim..
vücudum son zamanlarda hiç göstermediği reaksiyonlar sergiliyor..
müzik dinlerken uyarılmaktan nefret ediyorum. aynen sabah da öyle bir hadise yaşadım.
işe geliyorum, mp3 çalarım kulağımda, tom azıcık bağırıyorken 2 koltuk arasından uzanmış siyah eldivenin omzumu dürtme**siyle şarkının beni soktuğu moddan derhal uzaklaşıp, müziği durdurdum ve arkamı döndüm, beni dürten** kadına bakıyorum. ne için dürt**tüğünü biliyorum ama birşeyler söylemesini bekliyorum. 5 saniye rahat bakıştık.
bekliyorum be kadın hadi boynum ağrıdı, söyle birşeyler.
tepem iyice attı artık, tamam anlıyorum belki rahatsız olmuş olabilirsin çok ses geliyorsa, kısmam için beni uyarmak istemiş de olabilirsin ama konuş be kadın. öyle 'ah gençlik nereye gidiyor bakışı' atıp, yüzünü ateşe tutulmuş poşet gibi büzüştürüp esneterek takındığın 'vah vah ifadesi' nin de hiç hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim. o dudaklarının aldığı şekil de sinirimi iyice bozdu.
en son gözlerini kırpıştırıp kafasını bir uyuz edasıyla hafifçe oynatarak, bir yandan da 'nasıl böyle olabilir inanamıyorum' modunda "sesi çok açıkk" dedi iğrenç bir vurguyla. "kusura bakmayın" dedim döndüm.
gerizekalı kadın. direk " pardon müziğinizin sesini kısar mısınız?" demek çok mu zordu acaba. salak sanki bana hayat dersi verdi, bi de taş çatlasa benden 5-6 yaş büyüktür.
o değil de şimdi benim adam gibi istediğim seviyede müzik dinleyebilmem için paraya kıyıp kulak içi bir kulaklık almam lazım ya.. neyse bak o salak surat geldi aklıma.
gideyim de bi meyve suyu içeyim bari.


**dürtülmekten nefret ederim!

ıvır ile zıvır_2

hepsi 1 milyoncular vardı ya pek bir yaygındı zamanında,
hangi zamanımda, 3-5 yıl önceki zamanımda de neyse önemi yok..
işte ben ordan, 1 milyoncudan yani,kuş kafesi aldım. ama
herşey 1 milyoncudan aldığım kuş kafesi o herşeye dahil değildi galiba,
5 milyona aldım. yani adam bana eğer o kafesi alırsam 5 milyon vereceğini
söyledi ben de 5 milyon karşılığında aldım onu. oh çok karlıydım artık. hem fazladan
5 milyonum hem de kafesim olmuştu.
artık ahmetin cebindeki para benim cebimdeki paradan yalnızca 3 milyon
fazlaydı. buna göre ben de benim paramın, ahmetin parasının yarısının 2.5 katı olması için selinin cebindeki paradan bana ne kadar para vermesi
gerektiğini düşünüyordum. ama selin kimdi ki? yoktu öyle biri.
olsun kuş kafesim vardı ya, varsın 3 milyon eksiğim olsundu.
ayrıca ahmet kimdi lan, dış kapının mandalı, yürüsün gitsindi.

1 Şubat 2010 Pazartesi

ıvır ve zıvır

afrikada kaplan avladığım sıralarda 12 parmak bağırsağımı üşütmüşüm, geçen aşı yaptılar, ama aşıyı onun için yapmadılar, tetanos aşısı yaptılar. ama 12 parmak bağırsağım için birşey yapmadılar, yani aşı yapmadılar, ama migrenim tutarsa iğne yaptırabilirmişim öyle dediler. ben de "migrenim tutarsa iğne yaptırabileceğimi ben de biliyorum" dedim, onlar da " madem biliyordun neden 12 parmak bağırsağını üşüttün" dediler. ben de " kaplanları sevmem çünkü ceylanları avlıyorlar" dedim. onlar da " o zaman amerika'ya gitsen bile nafile, sende ince hastalık var" dediler. ben de dedim ki " ince olamaz iyi bakın!",, onlar da " bakalım evet lan kalınmış senin hastalık, kilon falan ondan" dediler."alın lan o zaman "dedim, onlar da 12 parmak bağırsağımı almışlar, hastalık kalmış, hala da kalınmış ama bi baktım zayıfladım.. sonra düşündüm dedim ki hastalık kalınsa ben zayıfsam demekki hastalık olmasa ben yokum:)