sıng with me!


MusicPlaylistRingtones
Create a playlist at MixPod.com

21 Aralık 2010 Salı

davetkar blögırlar

merhaba!
yahu geçen sene, blogta yazmaya başladıktan sonra, yeni insanlar keşfetmek için o blog senin bu blog benim gezdim durdum. ne güzel insanlar var öyle kendi halinde, en çok onları seviyorum ama çok okuyamıyorum. zırt pırt tespit sıçılması ne kadar itici olsa da benim de itici bir insan olmamdan dolayı, tespit sıçan blögırlar en okumaktan haz aldıklarım. sürekli "vay hüzüni vay romantizm" diye gezenlere lafım yok, uzak dursunlar ama duygu durumu kendime en yakın olan hüzündaşlarımı ilgiyle takip ediyorum. -bunu zaman zaman kendilerine de bildirmişliğim vardır zaten-
ben de neşeli şeyler yazmadığımın farkındayım ama o buram buram boğucu şeyler dayanamadığım anlarda çıkanlar. bunun dışında fazlaca güzel şey yazasım var, vaktim yok.

neyse ne işte. girişimi tamamlamış olmanın haklı gururundan sonra davetkar blögırlarımıza değinmek istiyorum. işte o geçen sene, seke seke blog gezerken bi' kızımızın blogunda tesadüfen, bana farklı gelmiş bir yazısıyla karşılaştım. takibe de aldım. sonra baktım bir de bunun kankası var, hadi onu da takibe aldım. 1 ay bekleyip maksimum 2. ayın sonunda, öeh, yeter lan bu ne böyle diyerek derhal takip listemden çıkardım. geçen bloggerlerden biriyle konuşurken laf bu kızlara geldi, merak ettim, tekrar açıp baktım bloglarına. bu kızlar manyak. öyle "vay çok çılgın, uu çok uçuk" filan manasında değil. bildiğin manyak. mesela az önce baktım bir yazıya," kendimle kalırım, bu anları severim" vs gibi şeyler yazılı. eyvallah, iyi hoş da, her 3 satır arasına eklediği fotoğraflar bomba. 24 satırlık yazıda bulunan fotoğraflar:
1-kasıktan aşağısı görünen bir çift çıplak bacak
2-bir odanın tavanından çekilmiş dağınık bir oda, dağınık bir yatak ve yatakta yalnızca iç çamaşırlarıyla yatan bir kızın delirme anı. (üzgün de olabilir bilemedim)
3-loş ışıkta, sigara ve bir şişe şarap.
4-yine dağınık bir yatağın yastıkları ve yatağın başucundaki pencereden karlı kış görüntüsü.
5-ışıklandırılmış bir ağacın dalları fakat altından kafanızı tam kaldırdığınızda görebileceğiniz bir açıdan. (altında uzanılmış da olabilir)
6-yalnızca göğüslerinden yukarısı görünen, muhtemelen çıplak ve yüzü maskeli bir kız.

bu kadar. açıklama filan yapmıyorum. hala gülüyorum ve dalga geçiyorum. sanırım allah baba beni kahredecek.

15 Aralık 2010 Çarşamba

kandırıkçı

hayallerim vardı, yok! amacım? o da yok!
uzun zamandır, kendimle savaşarak, yazmaya, belki de kendime açık ve net bir biçimde söylemeye çekindiğim şey bu!
kafamı dalaverelerle meşgul ederken, ağır buhranlar altında, beni boşaltabilecek tek yol olan yazma eyleminden kaçış içindeydim. sonra yazmadığım için de kendime kızdım.
yapabilecek başka şeyler aradım. hiçbir şeyin bana tat vermediği, canımı sıkanlar arasında başı çekiyordu. kimi kandırıyorum ki.
yazmaktan neden kaçtım? mutluluklar paylaştıkça çoğalır derler, pozitif enerjini başkasına bulaştırdığın için. benim acım da böyledir, üzerine düşündükçe, yazdıkça, yazıp yoğunlaştıkça çoğalır; anlattıkça, anlatıp yoğunlaştıkça çoğalır.
kimseye dert olacak dertlerim yok benim. ama beni bitirecek kadar da çok. anlatamıyorum, anlatacak bir şey bulamıyorum. nereden başlanabilir, başlanabilir mi bilmiyorum. analizimi yapmaya çalışıyorum. sonra aynı anda bir sürü şey "öncelik benim" diyerek beynime nüfuz ediyor. panikliyorum. endişeleniyorum. endişeli iken cümle kuramıyorum. kaçıyorum. kaçacak yer bulamıyorum. panik tırnak uçlarımı törpülüyor bu defa ve ben kendimi kesiyorum.
kızıyorum yine.
kendime hep kızıyorum.
sunulabilecek her öneriyi çürütecek kadar engelim var önümde. şimdi ne noktada olduğumu düşündüm. hayatta nerede olduğumu yani. aklıma ard arda kaybolmuş hayallerim geldi. yakınından bile geçmiyordum. ne büyük başarı! planlarımın, isteklerimin hiçbirinin elimde olmaması biraz ürkütücü, birazcık da umut baltalayıcı. yeni amaçlar belirlesem..? dedim ya, engellerim çok. artık gerçekleştirmenin imkan dışı olduğu hayaller kurmak istemiyorum. ya da amaç diyelim. şu an bir amacım da yok. isteklerimin çok olup amacımın olmaması, yine içimdeki 'ben'lerle yeni bir kavga demek.
şu an çok sakinim. çaresizliğim bugün herhangi bir panik yaratmıyor bünyemde.
bünyemde daha çok bir yıkıntı mevcut. suyu çekilmiş bir göl, bomboş bakan gözler, nerede düzlük varsa orada yürüyecek ayaklar ve bitmiş bir asıl ben.
kızgınlığım yok.
artık ben de onlardanım, rüzgarımı bekliyorum hareket için.

1 Aralık 2010 Çarşamba

a.a.a.a.a.a.a.a.a.

ara ara ofise uğrayan bir adam vardı, bizim Mıstık'ın kardeşi. 2 gündür bir işleri var ofisimizde çokça vakit geçiriyor. ve adam aynen başlık gibi gülüyor. a.a.a.a.a.a.a diye. bu gülüşün bir eşi daha yok, daha sinir bozucusu yok.

15 Kasım 2010 Pazartesi

alın size bayram temalı yazı

geçen yıl bayramda yazdığım bu yazıyı, izninizle ısıtıp sizlere sunuyorum.
sabah işe gelirken soluduğum hava beni benden aldı.

8 Kasım 2010 Pazartesi

sonunda ben de olmak istemediklerimden oldum. sadece yanımda benim gibi düşünen birini istemiştim.

24 Ekim 2010 Pazar

zamanında bir arkadaşım insanların işitsel, dokunsal ve görsel olarak ayrıldıklarından bahsetmişti. beni de zamanında sarfetmiş olduğum, "bir şarkıdan etkilenmem için sözlerden önce müziğinin içimde uyandırdığı his önemli" cümlemden ötürü duysal sınıfına sokmuştu.
tabi her insanda hepsinden biraz var ama bir tanesi daha ağır basarmış. her kişilik tanımlamalarında olduğu gibi bunda da böyle.
o zaman duysal olduğum bana fazlasıyla inandırıcı gelmişken şimdilerde, dokunsal olduğum kanısına kapılıyorum. evet, insanlarla ten temasından kaçan, öyle görüştüğümde insanları öpmekten filan hoşlanmayan ben, bu aralar bunu düşünüyorum cidden.
hiçbir şey düşünmediğim, hiç olmadığım kadar rahat olduğum geçmiş zamanımda birilerine dokunuyordum çünkü. şimdi oturup değerlendirdiğimde farkına vardım. huzuru birisinin kollarında hissedebildiğim zamanlar oldu. ya da başıma dokunulduğunda migren sancılarının azaldığı anlar...
ve özlüyorum. yolda yürürken beni saran o kolu özlüyorum. o hissi özlüyorum. sahilde otururken saçlarıma dokunan o eli özlüyorum. özlendiğim için, saçlarımın kokusunun tadılması için sarılmış olmayı özlüyorum.

7 Ekim 2010 Perşembe

bugün alakasız işlerle insanları yormayı düşünüyorum. canım sıkılıyor çünkü uyumamak için de eğlenmem şart.

27 Eylül 2010 Pazartesi

ulan projelerden kafamı kaldıramaz oldum. en son elimdeki projenin çizimini bitiremezsem istanbul'a gidemeyeceğim korkusu sarmıştı ki sabah o konuda da rahatladım. işe gelirken, "bugün işin %90'ını bitireceğim ulan" diye kendimin bile inanmadığı verdiğim sözler, sabah patronun "çok da acelesi yok, o işi 10 gün ötelemeyi düşünüyorum" cümlesiyle birden gözden kayboluverdi. beni saran o azim yerini tekrar gevşekliğe devretti.
2 gün sonra istanbul'a gidiyorum, haftasonu scorpions konseri için kendime de böyle bir tatil verdim. cuma gecesi sevgilim de gelicek, beraber gidicez. şimdi benim akıllanmaz uslanmaz başım, hazr 2 gün erken gitmişken ozzy konserine de mi bilet alsam diye şeytan dürtmeleriyle boğuşuyor. yenik düşmek istemiyorum. ya da belki de istiyorumdur:) neyse param yok deyip bu mevzuyu sonlandırırım demek isterdim ama sanırım o gün geçene kadar bu kararsızlık ve gidebilmek için çeşitli mantıksız çözümler üretmeler devam edicek. neyse.

21 Eylül 2010 Salı

sokakta yaşayan adamların üzerinde yaz-kış, hep bir mont var. hep üşürler mi ki acaba? yalnızlıktan belki de.

16 Eylül 2010 Perşembe

tanımadığım insanları özlüyorum, bence bunun bir açıklaması olmalı.
sabah minibüste Paul McCartney'in sevimsiz modeli yanımda oturuyordu, saçlarına bakmaya doyamadım.
güne 'Dead Souls' ile başlamak... işte içimdeki hayat aşkı(!)

13 Eylül 2010 Pazartesi

uzun zamandır blogger!a girmiyordum, üzgünüm sık takip ettiklerimin bile yazılarını kaçırdım ve merak içindeyim arayı kapatcam=)
blogger'a girmediğim sürede ne yaptım? yoğun çalıştım ve bunun dışında özel yaşamımda da oldukça yoğundum. mesela geçtiğimiz hafta, 2,5 gün olan iş gününde yetiştirilmesi gereken işleri yetiştirip haftanın tatil kısmında da bu bayram denen olayın gereklilikleriyle boğuştum. iş yerimin durumu oldukça kötü olduğu için bu ay ki maaşımı henüz alamadan bayrama girdim ve sonunda ben de "aaaah ah nerde o eski bayramlar" dedim. bunu yaptım, evet! (lütfen siyasi espriler yapmayınız).
artık ben de bir büyük olmanın ve daha kötüsü hem büyük hem de çalışıyor olmanın getirdiği o korkunç sonuçla acı bir şekilde yüzleştim. bayram harçlığı! alamamaktan değil, kendi yeğenimin üzerine eklenen nişanlımın yeğenleri ile büyüyen yeğen sayısıyla, cebimde kalan paranın ters orantılı olduğunu farkettim.
bayram harçlığı dışında bir şey daha var. nişanlılık ya da evlilik işlerinin beni en çok ittiği yönlerinden biri de bu bayram meseleleriydi. işte onlardan ilkini de yaşadım. her yıl, yılda 2 kez bu işkenceye katlanabilir miyim bilmiyorum. henüz bünyem bayramdan arınamadığı için arınma süremi kestiremediğimden dayanabilirliğim konusunda bir tahminde bulunamıyorum.
bayramın 2. günü akşamı artık rahattım, artık kendimle yazlıktaydım ve dün sabaha kadar dinlendim, eğlendim. yazlıktan babamla dönecek olmanın, daha doğrusu babamın süreceği arabayla dönecek olmanın verdiği gerginliği yok saymak istiyorum. dün döndük şehrimize, oyumuzu kullandık. ailem yazlığa döndü neyse ki.
dün akşam da final maçında yediğimiz fark açıldıkça benim uykum arttı. uyudum bi güzel, oh iyi ki de uyumuşum. işteyim ve yıllık denetim için hazırlıklara başlamam gerekiyor.
bu arada 1 aydan fazladır elimde sürünen iğrenç bir kitap vardı ki sonunda o da bitti. yaşasın! yahu ibret-i alem için adını vermezsem çatlarım. "Eroinle Dans" , yazarı Canan Tan. okumayın arkadaşım. kazara elinize geçti diyelim, derhal bırakın ve kaçın. şu ana kadar eroinle ilgili okuduğum en kötü kitaptı. hayır bunu geçtim de kitap sonunda yazarın notu olarak; eroinle ilgili bir çok kitap yazılmış fakat ben size bir de bunu edebi bilmemne olarak sunmak istediğimden böle bi kitap yazdım da, çok araştırdım da, doktor arkadaşlarımdan yardım aldım da bıdı bıdı bıdı diye bir yazı gördüğümde çıldırdım. kitap yanımda olsaydı da size bir kaç cümle yazabilseydim keşke. gülmekten yarılırdınız eminim. ömer seyfettinin çocuk hikayeleri bile daha olgun bir dille yazılmıştır eminim. öfff aklıma geldikçe sinir oldum.
neyse..
bak aklım yine kitaba takıldı, 'neyse' bile işe yaramıyor.
haydi açtım ben işime gücüme.

31 Ağustos 2010 Salı

sabır eşiğimi yükseltmiştim, alttan alma potansiyelimi arttırmıştım.
ama ısrarla suistimal ediliyor tüm özverim. sabrım tükenmekte, sonuçların ve her şeyin yaptığım fedakarlıklara değeceğine olan inancım yok olmakta hızla.
çok sinirleniyorum, çok. sakinleşince de üzülüyorum.

20 Ağustos 2010 Cuma

tamamdır!

kaç gündür dert olmuştu içime "gitmem lazım, gitmem lazım" diye dolanıp duruyordum. son ana bırakmadım çünkü vazgeçerdim, aman zaten sıkışık durumdayım diye. o nedenle bu kadar da heveslenmişken sabah işe gelir gelmez Biletix'in sitesine girip 1 adet Scorpions bileti aldım. 2 Ekim'de ordayım moruklar bekleyin beni, yehuuu=)

19 Ağustos 2010 Perşembe

ses-sizim

2 aydır sesim kısık. şarkı söylemeye ara verdim, aslında bir zaman back vokal yaptım sonra baktım her stüdyo çıkışı sesim daha kötü oluyor, iyileşene kadar onu da bıraktım. ama üzerinden haftalar geçti düzelmek bir yana gittikçe kötüleşiyor. dün yine doktordaydım. bu sefer ses için.. ödem olmuş işte ilaç filan ama en yakın zamanda burun ameliyatı olmam gerekiyor. al buyur bi bu eksikti! neyse bi şekilde olcak, zaman problem azcık.
ama sesim hala canımı sıkıyor, çıkmıyor ya çıkmıyor offff!

18 Ağustos 2010 Çarşamba

scorpions

2 Ekim 2010...
Scorpions veda turnesindeymiş sanırsam ve 2 Ekim'de Türkiye'deki son konseri olacakmış.
ve ben bu fırsatı kaçırırsam, hayatımda tekrar bir yerlerde izlerim gibi bir ihtimalim dahi olmayacağı için o konsere gitmeliyim. Gidicem ulannnn. nihahhah!

sözlük işleri

o sözlük senin bu sözlük benim dolandım durdum yıllardır, lakin her şey gibi o işlerden de sıkıldım ve yahut kimisi kapandı.
fekat şimdilerde yine bir sözlükte takılıyorum, bakalım bu nereye kadar gider görcez. göz atmak isterseniz buyrun.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

her hafta bir atraksiyon, her hafta bir atraksiyon.
haftasonlarımı boş geçirmiyorum, dinlenmeye, uyumaya, kişisel herhangi bir işimi yapmaya vakit bulamıyorum. düşünmeye de vakit bulamamak istiyorum ve bu isteğimle birlikte yaratıcı şeyler düşünmemeyi çok iyi başarıyor, ama bir türlü acı veren anıları, kalbi çizik çizik eden sözleri, anları kafamdan atamıyorum. perde arkası etmeyi çok iyi becerdiğim bir şeyi beynim neden sürekli oynatıyor ki aynı ekranda, aklım almıyor. sonra buna kafa yoruyorum, boyun eğmiyor savaşmak için en akıllıca yolu arıyorum. ama girdiğim kısır döngü-düşünememe çelişkisi ile seyreden yaratamama-beni her türlü devadan alıkoyuyor.

neyse..

bunun dışında, vücuduma giren kimyasal miktarı düzenli bir artış gösteriyor. aynı zamanda vücudumun sıvı kaybı da sürekli bir uyku moduna sokuyor beni. hiç uyuyamayan ben, ya uyuşmuşluktan, ya kanımın noksanlığından göz kapaklarını tutamaz oldu. vücut çok acayip bir şey. ruhun, beden kimyasını bozduğu aşikar. yoksa bozulan vücut kimyası mı ruhu etkiliyor, öyle de bir soru aklıma takılmıyor değil.

neyse,,

sevgilim.. minnettarım. beni ordan oraya taşıyıp, şefkatini hiç esirgemiyor. sanırım artık bizimkisi tam hayat arkadaşlığı. söylenecek çok şey var. iyisi, kötüsü, bir ton şey. içimde kalabilir bir zaman daha.


4 Ağustos 2010 Çarşamba



yahu o değil de Michael Jackson'un yaptığı dans, şimdilerde apaçi dansı dediğimiz tarza çok benzemiyor mu?

28 Temmuz 2010 Çarşamba

son kale düştü=)

Nişanlandım a dostlar!
evet sevgili izlekler, olan oldu ve ben evlenme kararı aldım=) biliyorum özel hayatımı burada çok da fazla sergilememiştim, ama artık ilan ediyorum yahu! =) özelimdi, şimdi bir kurum olma yolunda gidiyorsak açıklarım anasını satim!
geçtiğimiz haftasonu nişanlandım, ondan 5 gün önce de gelip mal gibi istendim, herşey çarçabuk oluverdi yani. önümüzdeki yazıda daha fazla ayrıntı verebilirim, belki daha fazla fotoğrafla, evet!

arkadaşlarımın benim için yorumlarından birini paylaşmak istiyorum: "son neferimizi de kaybettik."

sağlıcakla kalınız,,

25 Temmuz 2010 Pazar

duygularımı saklamaktan nefret ediyorum..

16 Temmuz 2010 Cuma

anlaşılamıyorum.
çok zor.
anlatmaya uğraşıyorum, yoruluyorum ve nerdeyse nefes almayı bırakacağım.
üzülüyorum.
parçalanıyorum.
çaresizliğimin farkında olamıyor kimse, çünkü ellerimdeki bağları görmüyor hiçbiri.
ancak öldüğümde bileklerimdeki morluklardan bir şey çıkarılabilir, o da dikkat edilirse.
bana dikkat edilmiyor, hayatıma ediliyor. beni kimse görmüyor, yaşantımı görüyor.
yüzümdeki gülen maske ne kadar da sevimli değil mi? altından sızanları gören var mı?
bir gün beni içine aldığınız ateşten halkada olmayacağım baktığınızda, ve çok geç olacak.
ben özgürleşeceğim ve siz her hareketinizde yanacaksınız.
ama aklınız başına gelecek mi? hayır! hiç sanmıyorum.
umrumda mı? hayır! çünkü yine anlaşılmıyorum.
artık gitmiş olcak bir ben, sizin hatıralarınızdan da silinecek.
sulara savrulacak ve denizlere kavuşacak küllerim.
dilerim zerremi bulamazlar.
öyle karışığım ki şu anda, uzun zamandır hissettiğim anda yazmamıştım sanırım, kendimi 100lerce duyguyla boğulacakmış gibi buluyorum birden.
ifade edilemez acılardayım. çok çok kötü.

hiçbir şey göründüğü gibi değildir!

dışarıdan bakıldığında ne de mükemmel bir hayatım var.

ben içeriden bakıyorum, her şey acı veriyor sadece.

mutlu olmam gerekli şimdi di mi?
değilim.
so this is permanence
love shattered pride
what once was innocence
turned on its side
a cloud hangs over me
marks every move
deep in the memory of what once was love.

....

Control filminin son sahnelerinde Ian'ın kelimeleri bunlar.

efenim türkçe mealine gelecek olursak şöyle:

işte kalıcılık budur,
aşkın gururu yok etmesi.
başta yalnızca masumane olan,
sonra gerçek yüzünü gösterdi.
bir bulut çöküyor üzerime,
her hareketimi ortaya çıkarıyor.
hafizamın derinliklerinde kalan tek şey, aşktı.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

bugün arabadan atlıyordum, deliliğe hiç bu kadar yakın olmamıştım.
...

+senin yanında bir kız otururdu, neydi adı unuttum şimdi.
-simge
+evet evet, simge. ne kadar komik bir kızdı.
-ahha, öyleydi ve hala öyle. geçenlerde görüştük hala kikir kikir:):) (bahsederken keyifleniyorum)
+ne yapıyor şu an?
- X üniversitesinde yüksek lisans + doktora programında. o da benle aynı üniversiteden mezun oldu.
+çok güzel.
-tuna vardı bir de, o da X üniversitesinde a bölümünde okuyor.
+evet ya o da çok eğlencelidir.

..
arada başka konuşmalar da geçer.
..

+ya neyse bırak şimdi konuyu dağıtma, sen asıl çok şaşıracağın bir şey duymak ister misin onu söyle:)
-evet?
+tuna ile simge...
-eee?
+nırınım nırınım:)
-ne zamandan beri nırınım nırınım?
+7-8 aylık bir zaman olduğunu düşünüyorum.
-garip.
+garip olan..?
-sevindim diyememek. ama sevinmedim de değil. çok garip.
+şaşkınlık bu belki de ?
-adlandıramıyorum.
böyle şeyleri duyduğumda keyifleniyorum, senin yazdığını okurken yüzümde bir gülümseme olduğunu farkediyorum ama sevindim diyemiyorum. tanımlayamadığım bir şey..
+...

düşünüyorum ki hep yaşamaz mıyız bunu?

7 Temmuz 2010 Çarşamba

oda

oda,, her gün dönüp kendimi kapattığım yer..
kafatasımın tepesi açık,
elimi uzatıp tek tek söküyorum karıncalanma yapanları,
bazı cızırtılar var ki parmaklarımın arasından kolayca sıvışıyorlar.
neyse, çıkardıklarımı fırlatıyorum bakmaktan korktuğum tarafa.
sır kaplı o 1 no.lu sütun.
savurduğum geri dönüveriyor anında o yönden.
belki de hışımdır kaplayan orayı,
pek kızgın halde geliyor çünkü dönen.
vazgeçtim,
koydum kafamı iki elimin üzerine,
şimdi tavana paralelim.
gözlerim geziniyor, müthiş tezatlığında odamın.
rengarenk mobilyalar,
renkli duvarlar.
üzeri siyah beyaz posterlerle kaplı bir kısım.
bir tarafta ardı boş bir maske asılı.
diğer yönde bana bakan yüz var defalarca,
fakat farklı ifadelerle.
sanki cıvıl cıvıl ruhumun ölümüne giden yol,
işte şurdaki.
en üstteki ağaçlı yol posteri.
uykuya dalmak gerek,
fazla düşününce iç içe geçiyorlar.
tam da şu tozlu istasyon garı fotoğrafındaki
herbiri farklı yönde duran kafalara sahip insanlar gibi.
düşüncelerimi uyuşturdum 2 draje ile
şimdi uyku vakti
ding dang don!

21/04/2010 23,01

28 Haziran 2010 Pazartesi

iç organlarda güneş yanığı

öyle garip hisler var işte, oluyor.
şu an yaşadığım, acı.. nasıl bir acı? aslında fiziksel olmayıp da sanki fizikselmiş gibi davranan. bilmiyorum, bence ruhun çektiği acı kesinlikle biyolojik olarak da kendini gösteriyor. cidden içimde bir yerlerde, özellikle sol tarafımda hissettiğim şey güneş yanığının etkisiyle tam olarak aynı. hem de dokunmaya gerek kalmadan acıyacak şekilde yanmış bir bölge. taaaa içimde, sanki kalbim ve çevresinde.

küçükken, hani çok soğuk algınlığı zamanlarında çok fazla ateşlenip sırtınızda duyduğunuz acı var ya, tam da ona benzer. zaten ben küçükken o acıyı tarif etmek içinde 'güneşte yanmış gibi' tanımlamasını kullanırdım.

yine ağır basan şey ise, düşünüp düşünüp kurtulamamanın, acını hafifletecek bir şey bulamamanın çaresizliği. çaresizliğin sürüklediği hep aynı son.

27 Haziran 2010 Pazar

tatil bitti ulan=(


offf yarın iş var..
sabah döndüm tatilden, aslında uçağı kaçırmış olmasaydım dün dönecektim ama herşey gibi dönüşüm de planladığım gibi olmadı.
kötüye yakın bir tatildi. Sonisphere'in ilk günü dışında süper günüm falan olmadı.
ah alın birkaç foto..





20 Haziran 2010 Pazar

yihaaa=)

tatildeyim, sonunda:)
cuma akşamı 2 saat gecikmeli kalkan uçağa sinirlenerek başlayan tatil, bugün de hastanede eşlik etti bana:)
yahu aksilik üstüne aksilik. ama hayır olumsuz düşünmeyeceğim. dün içki beni yine kötü yaptı, sonuç alkol zehirlenmesi..
sabah hastaneye gittik apar topar, 3-4 saat müşahede altındaydım, neticede hastaneyi oraya girdiğimden daha kötü bir halde terkettim. daha yeni kendime geliyorum.(ayrıntı verip midenizi bulandırmayacağım, relax!)
bu beklenmeyen durum karşısında da doğal olarak planlarım 1 gün ertelenmek zorunda kaldı.
he bu arada Ortaköy'de bir tane kumpirciye girişiyordum. siz de giderseniz 6 numaradaki kumpirciyi lanetleyiniz efenim. saolsun 7 ve 8 numaradaki elemanlar sakinleştirdi.
bi de çok para harcadım yine yaa, nehlet gessin!

18 Haziran 2010 Cuma

Gece Nöbeti (Murathan Mungan)

Daha az seviyorum seni..
Giderek daha az..
Unutur gibi seviyorum..
Azala azal
a..
Aramızdaki uzaklığın karanlığında..

Geceler kısalıp..gündüzler uzuyor öyle olunca..
Daha az seviyorum seni..
Kendini iyileştiren bir yara gibi..
Daha az..
Ve zamanla..

Sen geceyi tutuyorsun..ben nöbetini..
Uzak dağ kışlalarında..
Görmüyoruz birbirimizi..
Usul usul sis iniyor..
Kopmuş yollara..
Işığı hafif..uykusu ağır koğuşlarda üzerini örtüyorum senin..
Bir çığ gibi büyüyorsun rüyalarımda..
Sevgilim sevgilim
Yıldızları daha büyüktür bazı gecelerin
Nöbet kadar yalnızken öğreneceksin bunu da..

Artık daha az seviyorum seni..
Unutur gibi..ölür gibi daha az..
Yeniden ödetiyorum kendime
Onca aşkın öğretemediğini..
Kolay değildi..
Yalnızca sevgilimi değil..evladımı da kaybettim ben..
Kaç acı birden imtihan etti beni..
Bir tek gece vardır insanın hayatında..
Ömür boyu sürer nöbeti..
Bu da öyleydi..
İyi ol..
Sağ ol..
Uzak ol..
Ama bir daha görme beni..

17 Haziran 2010 Perşembe

tatatataaaam:)

uzun zamandır tatil adı altında bir şeyler yapmadığım için son iş günlerim hiç bitmiyormuş gibi geliyor tabi:)
ofiste dandik dundik şeylerle uğraşıp vakit geçirmeye çalışıyorum.
bugün tofitaya boğdum kendimi=)
sonra saçmalayarak iki de foto çektim ca-nım tofinin=)



neyse..
bir ara baktım istanbul no.su arıyor. a.ha dedim arkadaşlardan biri duydu gelceğimi niye haber vermiyorsun diye arıyor. açtım ama ı.ıh değil.
metro fm.den aradılar:) soru soruyorlar ve doğru cevabı yollayan ilk kişiye bilet veriyorlar falan. ama ben bugün msj da atmamıştım ki=) taaa 3 gün önce geyiğine atmıştım bir mesaj. geyiğine diyorum çünkü sorudan baya bir sonra atmıştım. bugün sorudğu soruya da doğru cevap veren çıkmamış, önceden mesaj atanların arasından birini seçmiş ve o da benim=)
kısacası Sonisphere'e katıliciiim=) zaten düşünüyordum 1. güne gitmeyi, ama dün "o kadar para verme ya" diye çevremden gördüğüm baskı üzerine bugün 'hakkaten gitmesem mi yaa' diye düşünürken resmen şans oldu bu, yihhhuuuww=)
dipnot: Hayatımda "o ha ne kadar şanslıyım" dediğim tek andı bu:)

15 Haziran 2010 Salı

hayatlarımız yok aslında.. iplerimiz ne yöne çekilirse o yöne hareket edebilirz sadece. bu böyle..
kendimizle ilgili karar alamaz, yaşantımızla ilgili plan yapamayız. ya da yaparız. ama uygulayamayız. çünkü o kısım bizden çıkar ve başka ellerdedir artık.
bugün de bu nedenle sıkıntılıyım. tatil için hevesim kalmadı. keşke iznimi almış olmasaydım bu tarihlere, ya da en kötü ihtimalle keşke istanbul biletimi almasaydım. başka bir yerlere gitmeyi planlasaymış. ne düşünüp, ne hayal ettiysem hepsi gerisin gerisi çıktıkları yere girdi, kapandı.
bu arada en son istanbula gidişim için de almış olduğum bileti aldığımdaki niyetimle, gittiğimdeki eylemlerim çok farklı olmuştu. yine hevessiz gitmiş ve mutsuz dönmüştüm.
tekrar gitmeden önce planlarım alt üst oldu, belirsiz bir şekilde zamanımı geçircem bakalım ne olacak, nasıl olacak.
tam 8 gün anlık esintilerle yaşayacağım, aslında kulağa hoş gelmiyor değil ama sadece planlarım alt-üst olduğu için sinirli olduğumdan o hoşluğun tadına varamıyorum.
bir de sadece olay tatilim değil ki... başka mevzular da var işte.. her şey düzeldi, yoluna girdi, kendi yönümü belirledim derken, hooop! bir şey çıkmazsa olmaz zaten di mi!!!
sinirlerim tavan yaptı yine off neyse..

13 Haziran 2010 Pazar

dün sabah yazlığa ailemin yanına geldim. üşengeçliğime çeşitli kılıflar giydirerek denize falan inmedim. tüm gün yattım kalktım, nete girdim..biz buna sürünmek diyoruz arkadaşlar arasında. evet akşama kadar süründüm resmen. ama oh ya çok uzun zamandır böyle dinlendiğimi hatırlamıyorum. denize girmeyi de pazar gününe erteledim. bugün de daha fazla kendimle çatışmamak adına niyetimi yerine getirdim. iskeleye indim, yüzdüm, piştim ve tekrar eve çıktım. saat 9a geliyor ve ben hala dönmek istemiyorum. burdan çıkıp eve varmam, toplu taşıma araçlarını kullanmak istediğim takdirde in-bin olaylarından dolayı yaklaşık bi 4 saati buluyor. sağolsun sitede bir çift dönerken beni götürmeyi teklif ettiğinden bu saati bekledim, işime de gelmedi değil tabi.
off cidden yarın iş olmamasını o kadar çok isterdim ki..

bugün yine sabrım zorlanmakta. birilerine sürekli aynı şeyleri anlatmaya çalışmaktan çok yoruluyorum çünkü. neyse..
ha bi de istenmemek ne kötü şey di mi?
birilerini kendinizden soğutmaya çalışırken, sırf canınızı yakamasınlar diye, sizden cidden soğuduğunu farkedince ne de acı geliyor bu değil mi? evet öyle bence. bence, çünkü ben dengesizim.
ama rol yapılmasın artık bana ya,, kötü şeyler bile açık bir şekilde söylenebilsin yüzüme.
alakasız cümleler, bağlantısız gibi dursa da değil, kafamdakileri siz de duyuyormuşsunuz gibi davranmam size haksızlık mı bilemiyorum ama istediğim açıklığı ben başaramıyorum..

11 Haziran 2010 Cuma

tatil mi neee???


ahhh, bugün cuma, ne şahanee! :)
günlerdir bende bir sevimsizlik mevcut. can sıkıntısı öyle bir kapladı ki ne yapsam boğuyor. film, dizi, müzik, kitap.. herşey herşeeeyy..
neyse bugün cuma, tatilin ilk ayağı başlasın=) yarın sabah yazlığa gideceğim, oh şimdi kalabalıklaşmamıştır da site, sakin bir haftasonu olucak, misss. zaten sonrasında da yeterince hareketli olucak, dinlenmeye vakit bulamıyorum hiç.

a.ha bu da doğumgünümden bir kare. en soldaki de ben oluyorum. hiç 45 yaşında göstermiyorum değil mi? kimse demez yani 45 yaşını doldurmuş diye. çünkü değilim. sadece 39.5 :)

8 Haziran 2010 Salı

bugün bomboş ve çok sıkıcı. zaten artık zırva öykülerden de yazamıyorum, eğlenemiyorum doğal olarak. hangi şarkıyı açsam boğuluyorum, ben ki şaşırtıcı bir şekilde müzik dinlemekten sıkılıyorum bugün. hiçbir şey hissettirmiyorlar.

birşeyler yapasım var ama ne olduğunu henüz bulamadım. o mu bu mu diye kendimi yokluyorum ama biliyorum ki beni eğleyecek şey aklıma geldiğinde yerimde duramayacağım. hep öyle oluyor, ne istemediğimi biliyorum, ne istediğim ise meçhul. ancak karşıma çıktığında "a.ha lan bu iştee!" diyorum. bulurum bulur.

bu arada grupla müzik çalışmalarına başladık baya oldu aslında bahsetmeyi unuttum. elemanların öğrenci olmaları ve şu ara da finallerinin olması sebebiyle şimdilik düzene binmedi bu çalışmalar. ayrıca gruptan 2 farklı elemanla da ayrı ayrı çalışmalarımız olacak. toplamda 3 farklı grupla çalışcam sanırsam. ya da bilemiyorum. benim derdim vakit geçirmek, onların hayalleri var ve ben de sadece yanlarında bulunuyorum. bu konuyla ilgili hiçbir hedefim yok.

hee bir de geçen haftasonu benim doğum günümdü lan! 5 Haziran.. Kutladık falan. Birkaç foto da ekleyeyim diyordum da üşendim. Belki sonra..
Cumartesi saat 19.30 gibi yer ayırttığımız yerde buluştuk, 15 kişiydik. Yemek, sohbet, pasta, içki ve hediyeler:) saat 23 gibi benim isteğim üzerine kahve evi tarzı bir yere gittik, orda da inanılmaz geyikler, saçmalamalar.. zırvalıkları seviyorum.
en son 5 kişi kalmış bir grup olarak, saat 1 gibi de bir bara gittik, canlı müzik, hoplama zıplama işleri.. eskiden rock bar dedikleri şu an bildiğin, rakın eller havaya versiyonuna dönüştü. eh be piyasa toplumu sen nelere sebep oluyorsun böyle! neyse ordan çıktıp kebapçıda noktalandı mekan değiştirme macerası. en son eve gittik, temizlenip arınıp yatağa girmemle saat de 5'i bulmuştu artık.
Yalnız çok garip herkesin üstünde bir bitkinlik vardı, bende de aynı şekilde. Hani benim için planlanmış bir gece olduğu için, heveslerini kırmamak adına herşeye tamam dedim, sahteden bir hevesle:) Yine de güzeldi ama ya.. düşünülmüş olmayı seviyorum:)
neyse.

4 Haziran 2010 Cuma

çok acayip haller yaşıyorum. güne keyifli başlamışken birden bastıran anksiyete krizinin manasını çözemedim. ve bugün yine doktordan randevu alamadım. var ya sanki metallicanın solisti de imza için randevu istiyorum, o da böle gereksiz bşe için randevu veremiyor. ne zaman arasam haftayı doldurmuş oluyor gerizekalı. neyse uzun araştırmalarım sonucu doktor buldum bir tane, bakalım bir deneyeyim.
inanılmaz sinir stres basıyor, sanarsınız menapozdayım.

herşeye bir tahammülsüzlük. beni geren insanlara dayanamıyorum artık. ve gittikçe beni geren insan sayısının artmaya başladığını anladım. aslında birşey yaptığım yok onlara karşı, hatta cidden tepkisizim, tahammül sınırlarımı zorluyorum ama içten içe bana zarar veren bir şey bu.

üzüldüğüm çok şey var ayrıca, onları da haykıramamak falan iyice geriyor.

ayrıca, son bir şey,,
karşılıklı iletişimde bulunduğum bir insan benden sessizliğimi ömür boyu korumamı rica ederse, buna saygım sonsuzdur. neticede eminim ki düşünüp konuşmuştur ve bir bildiği vardır. işte bu yüzden de bazen susarım ben.

haykırmak


ben hiç avazım çıktığı kadar bağırmadım..

Garden State'ten bir sahne. ve ben o sahnede ağladım. bilmem o an kötüydüm sanırım.
izlerken, salak gibi gözyaşları içindeyken "avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum" dedim.
o günden beri de böyle,, AVAZIM ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRMAK İSTİYORUM!
insanlardan uzak, ıssız, yüksek bir yerde, yüzüme vuran hafif bir esintiyle.. bağırmak istiyorum tüm gücümle.
bunu hiç yapmadım ki:(

2 Haziran 2010 Çarşamba

çok üzülüyorum bazen..
genelde hevessiz ve karanlık yanım baskındır, ruhumda, hep hissettirir kendini. saklayabiliyorum ama. sadece burda...
kimse duymaz ve kimse bilmez kısaca.
şimdi öyle geziniyordum nette, yine hüzünlendim. birileri pasparlak hayatlarla benim alanıma sokuyorlar göz boyayan renklerini. ve büyüsüne kapılanlar için hiçbir çabam yok. savaşmam ve kimseye kendimi kanıtlayamam. ve rakibim olmasına dayanamam. rakip kavramını hiç sevmem. kaçarım. ah! yazamıyorum. üzülüyorum. ve bir tükenmişlik içindeyim, ifade edecek takatim yok.
yorgunum.

1 Haziran 2010 Salı

günlerdir yine ağırım, bedenimi yatağa yapışmış olması, sabah kalkabilmek için önce kendimi yere yuvarlamamı gerektiriyor. ve ben bıktım, her sabah bir posta ağlamaktan. çok aptal dönemlerim oluyor bu ağlama konusunda. aylarca ağlayamıyorum, ağlarken olan her şey oluyor vücudumda, kalbim acıyor, gözyaşım gözümden dökülmüyor da kalbime doğru, geçtiği yeri yakarak ilerliyor. sonra bu aylarca dışa akamayan gözyaşı dönem dönem, gerzek nöbetler halinde benim oluyor yeniden.
gece oluyor, yatağa giriyorum, düşünüyorum her şeyi, zoruma gidiyor ve ağlıyorum. sabah uyanıyorum, bedenim yorgun. sırtüstü ve kaskatı halimde boş boş yatıyorum, düşünüyorum, kabullenemiyor, üzülüyor ve ağlıyorum tekrar.
kimseye anlatmadıklarım var. ilgi istemiyorum, kimsenin bana mecbur olmasını istemiyorum çünkü. ve sanırım biraz da gururdan, bazı şeyleri söylemek zor geliyor.
dün garip bi gündü. kötüydü. her şeyden vazgeçtim ve herkesten. beni belki 3 gün önce cidden çok sevindircek bir şey zamansız söylendi. hiç değeri yoktu. hevesim kaçıp, tüm sabrım tükendikten sonra. hiç değeri yoktu. ve bence hiç değerim kalmamışken, ben de bunu kabullenmiş bir şekilde kendime yeni fırsatlar yaratmak için her şeyi sonlandırırken gelen bir şey beni ne kadar mutlu edebilir? hiç!
dün tüm gün kendim için planlar yaptım. gözümü karartıp bugüne ait tüm şeyleri geride bırakacak planları yapabildim, önemlisi o gücü hissettim.şöyle bir sesli halde dile getirildiğinde belki de bir filmden fırlamış gibi, bir ergenin hayali gibi gelir kulağa. ama gayet bilinçlice verilmiş kararla çıkan bir plan bu. bu eyleme de giriştikten sonra sonumu düşünmeden hareket edicem, ne gelirse gelsin ardına umrumda değil. çünkü hiç bir şeyden korkmuyorum. neticede tek ben olacağım için, kimseye gelicek herhangi bir zarar da söz konusu olmayacak. böylece kafam rahat. bir de başkalarını düşünmek zorunda değilim. ayrıca çaresizlik diye bir şey de olmayacak. son olarak, 'çare'm aynı olacak. ne yaparsam yapayım tüm yolların sonuna koyacağım şey aynı. o konuda bile özgür karar verebileceğim için içim rahat.
dilimin ucuna kelimeler geliyor, sahiplerine söylemek istediklerim, hemen vazgeçiyorum. kendimi tutuyorum. aynen şu an yazarken de oluyor bu hadise. ve.. yazmaktan vazgeçiyorum, yeniden hafızalarda yüzeysel kalmaya karar veriyorum.

30 Mayıs 2010 Pazar

vazgeçmediğimin, ne kadar umutsuzum desem de hep bir umut taşıyor olduğumun kanıtı ; sanırım dünyama birinin girmesine müsaade etmek ya da daha da önemlisi hala yaşıyor olmak sanırım.
dünyama birisinin girmesinden kastım da sevgili ya da dost, benim sınırımın ardına geçmesine izin vermektir. sevgilim de olsa , arkadaşım da; hep uzaktadır benden. ötesine müsaade etmedim. ama izin verdiklerimin girer girmez ruhumun doğal ortamını bozmaları, sınırlarımı biraz daha uzağa almaya yöneltio. öyle. şimdi geçilmez.. şimdi aşılmaz.. şimdi, içinde tek ben.. hepiniz dışardasınız.. üzgünüm , içtenlik öldü!

27 Mayıs 2010 Perşembe

çaresizlik anı ve itiraf.

n'olur benden vazgeçmeyin:(

25 Mayıs 2010 Salı

check list!

*Patronla çalışma koşulları konuşulup, düzeltme isteğinde bulunuldu, kabul edildi.
*Bir önceki maddeye bağlı olarak, başka yerden gelen iş görüşmesi teklifi randevusunda gayet tok satıcı rolü başarıyla oynandı.
*Yıllık iznin 1 haftası için gün ayarlaması yapıldı, patronla konuşuldu.
*Bir önceki maddeye bağlı olarak, hemen planlar yapıldı, uçak biletleri alındı.
*X Haziran iple çekilmeye başlandı=)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

ah lena!

geçenlerde sevgili ahmac ile ortak ürünümüz olan çalışma, sevgili lena için bugün kafamda bir film çektim ki çok değişik oldu, kurgusu ve sahnesi ile özellikle. biliyorum ki yine bu iki kafanın birleşimiyle çok güzel bir yapım çıkardı ortaya. ama kafamdaki şey baya farklı oldu, bir gün hayata geçmeli:)
neyse...

23 Mayıs 2010 Pazar

yokken..

herşey aynıymış gibi dursa da şöyle son 8-9 aya baktığımda aslında çok fazla değişen şeyler olduğunu görebiliyorum. durgun görünüp altta fazlasıyla akıntısı olan numaracı göller gibi valla.
bu bahsettiğim zaman diliminde o kadar çok sağlık sorunu yaşadım ki, o hoooo.. hayır çok enteresan sadece ben de değil, çevremde -yakın çevremde özellikle- bile çok fazla kişi garip şeyler yaşadı sağlık açısından. hatta benimki hiçbir şey diyebilirim onların yanında. zaten bu akımı annem başlattı sağolsun. beyninin ön tarafına baskı yapan, bir yumruk büyüklüğündeki urun tespiti hepimizi şaşkınlığa sürükledi. doktor araştırılması, muayeneler ve ameliyat ne olduğunu anlamadan gerçekleşti zaten. ayrıntılara girmek istemiyorum, ama şimdi çok şükür ki iyi. ardından aynı ay kuzenim vefat etti. sonra çok yakın bir aile dostumuz kolon kanseri geçirdi. 2 ay önce o kişinin eşinde de akciğer kanseri tespit edildi. işte ne bileyim, geçenlerde yengem vefat etti. babamın akciğerinde tekrar kitle çıktı, falan filan. o hoooo dahası da var.
benim de zaten 6 aydır falan çeşitli rahatsızlıklarım var. amaaaaaa, son 3aydır kronik olarak çektiğim sırt ve boyun ağrılarım katlanılmaz olmuştu. en son doktorcuğumun yolunu tuttum. beklenen son; boyun fıtığı. ha bir de sırt kemiğinde açılanma. kifoz başlangıcı diyorlar tıp dilinde ama baya bildiğim kamburluk demek bu:) işte buralarda yokken 1 ay kadar fizik tedavi gördüm boyun fıtığı için. ama ömrüm boyunca da çekcem bunu, özellikle sırt ağrımı. yok arkadaş geçen ya da hafifleyen bir ağrı yok, sadece ağrıyla yaşamaya alışmak var. şimdi heryerde bana ait birşeyler var. mesela arabada özel sırtım için destekli yastık, ofisteki koltuğuma da ortopedik sırt yastığı, zaten uyurken boynum için özel yastıklardan. sırt desteği için özel sırtlık mıdır korse midir ondan işte. baya bildiğin sakatmışım ben hee!
vay anasını neslin suna pekuysal'ı olmasam bari. neyse ya canım sıkıldı, pöff!

20 Mayıs 2010 Perşembe

oyyyfff!

çok sıkılıyorum ya, bulaşcak dalaşcak bşiler ariorum..

dün sporu abarttım sanırım, omzum sırtım felaket halde! ve aklıma bunun ardına güzel bir fikir geldi: ofise şu açılıp kapanan portatif yataklardan almak! patrona da yuttururum motivasyonum düşüyor dinlenmezsem diye:)

Bu arada Mustafa (M.K diye bahsetmiştim ya) konuşup duruyor, o mimikleri beni öldürebilir yakın zamanda.

Ayrıca "Reaktif Güç Kompanzasyonu Eğitimi"ne katılmayacağım, ama ısrarla cep telefonuma bu konuyla ilgili mesaj geliyor, uyuz oldum!

Bugün gereksizliğimin zirvesindeyim, saçmalayarak eğlenesim var. Eğlencenin en sevdiğim hali bu.

Ivır zıvır yazılarımı çok seviyordum, blogda yayınladıklarım dışında da anlık esintiyle yazardım sık sık, bu ara o da bitti.

yaşasın kredi kartları ve yaşasın oturduğun yerden alışveriş yapma imkanı:)

minyon insanlar ne kadar şanslı ya, hiç yaşlanmıyorlar sanki! (bu söylemle birlikte akla ilk gelen örnek genelde Yonca Evcimik --Yoncimik:)-- olur, evet!)
ayrıca mağazaların minyon kızlara göre ürün sattıklarını düşünürsek pek bir şanslılar.. hayır ben o şanslı kişi değilim.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Jons' Cafe

Herkese olup da bana olmayan bir tatil sabahından herkese günaydın!

Rahat olun, kesinlikle uzun zamandır ağlayamadığımı ama dün gece 3 saat durup durup ağlama krizlerine tutulduğumu falan anlatıp kendimi tekrar bulantılara sürüklemeyeceğim. yazımı okurken şarkıyı dinleyin yeter. yazacaklarımla gayet uyumsuz olacak olsa da:)


sabah tıngır mıngır dolmuş turu atıyormuş (tatil gününden sebep sanırım) gibi işe gelirken, müzik dinleyip daha 4 saat önce sakinleşebilmiş gözlerim yine fışkırmaya hazırdı ki onu gördüm. o kim mi? önemi yok, binlercesi her gün karşımıza çıkıyor. fabrikasyon kızlarımızdan birisi işte. ama bu tür beni en fitil edeni. arkadaş bu eşofman ne diye böle moda oldu ya!!!!

üstte gayet kokoş tişört, uzun dümdüz sarı saçlar, dirsekte taşınan eşek kadar çanta, spor ayakkabı (çoğunlukla beyaz converse) ve eşofman altı! yahu adamı adidastan soğuttunuz yemin ederim ya. bayağılaştırdınız, yerle bir ettiniz adidas sevgimi. ya aslında güzel olan şeyleri berbat bir kombine haline getirip iğrenç iğrenç dolaşıp her şeyden soğutuyor bu tipler adamı. bir de bunun okulu mu var bilmiyorum ama bir şekilde hepsi bir anda aynı olmayı becerebiliyor bu tip kızlarımızın.

şimdi eşofman güzeldir, iyidir hoştur, ama süslenip püslenip bir yerlere çıkıldığında giyilecek kıyafet o değildir. o ancak , "ulan ya bir şey yapasım yok bugün böle çıkayım bee" şeklinde bir üşengeçlik veya tamamen rahat, salaş olayım düşüncesiyle giyilir. böle saçlar makyajlar tam takım kuaför eseriyken bacağa takılıyorsa, ben bunda bir mantık bulamıyorum. dikkat ediniz, arıyorum evet, ama bulamıyorum.

sonracığıma, altın sarısı çerçevesi olan gözlükleri saymazsak takılan güneş gözlükleri de başkabir bünyede, başka bir tarzla gayet de güzel olabilir. keza ayakkabılar öyle.

şimdi ne oluyor? örneğin eşofman altım eskidi, yenisini alıcam ama yeşil adidas alamıyorum arkadaş. beyaz deri konversim var, giyemiyorum. onitsuka taygırları mı da giyerken tereddüt içerisindeyim. alışveriş yaparken korkarak beğeniyorum. hayatımda gerilmediğim şey kaldı mı acaba?

ve korkuyorum. öyle çoklar öyle çoklar kiiii!!! filmlerdeki gibi gizliden yayılmış bir virüs tarafından ele geçirilmiş halk görüntüsü beni korkutuyor. hani böle olur ya, her şey normalmiş gibi, ama sen yürüyüp gittiğinde, aslında vitrinlere bakıp concon concon konuşan kızların sesi kesilir, boş bakışları önce senin ardını sonra birbirlerini bulur ya. hani sonra yüzde oluşan pislik bir gülümseme. bir benim haberim yokmuş dünyayı ele geçiren kötü şeyden-o da her ne ise işte-. sonra bir gün kapım çalıncak, onlardan nasıl olduğu anlaşılamayan bir şekilde haberi olmuş olan(ve zaman ilerleyince onlardan birine dönüşecektir muhtelen, belki de ölür) dehşet dolu ifadeli zat, beni can çekişir gibi uyaracak. ben de önce "hıh yok olmaz ki bu ne saçmalıktır" falan dicem. ama o hipotezi doğrular bir iki garip şeyle karşılaşcam kesin. hoooooppp, fılaşbek yaşayıp pazılın parçaları taka tuka oturcak yerine. işte daha sonra, .....
lan, n'oluyor! :S
halk kahramanı falan olacağımı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. tam bir bezgin bekir kıvamında yayışıp penceremden bu senaryonun piç edilmesini izlicem. çünkü ben savaşmayınca bu film tutmaz bikerem.

18 Mayıs 2010 Salı

hava bugün bulutlu

ya içimin kapkaranlık oluşunun kesinlikle bugünkü havayla alakası olduğu üzerine yazacağımdan yukarıdaki başlığı attım. attığım gibi aklıma iğrenç bir şey geldi ve güldüm lan:)

bi zaman ferdi tayfurun bi şarkısı vardı, neydi hatırlamıyorum ama klibinin sonunda bankta oturmuş 2 feyk yaşlı karakter konuşuyor:
-bugün hava bulutlu.
-neeeee, beni unuttun mu?
...
hihhihi, işte başlığı yazar yazmaz bu geldi aklıma ve şimdi manasızlaşcak uzatırsam. çünkü dağıldım lan:)

17 Mayıs 2010 Pazartesi

bugün azıcık canıma okudum yaa.
sabah tartılıp kilo almış olduğumu görünce, nasıl oldu da verebilmiş olduğum 13 kiloyu tekrar vücudumda düşünüp önce dehşete, sonra da "yemicem ulan" diye tekrarladığım yalanın kollarına düştüm. (nasıl , çok edebik yaziorum haa:) )
nihhaha, sonra tam bir cılızken söylediğim sözler geldi aklıma.kendimle dalga geçtim! "ayy ne diyet yaparlar anlamam ya yemek yemek kadar keyifli ne olabilir, 100 kilo bile olsam şundan bundan vazgeçmem, ne diyetiymiş yauuuuww" diye sallıyordum o zaman. sonra zaman geldi kilo aldım, gardrobumu baya bir yenilemek zorunda kaldım.3 yıl boyunca istikrarlı bir şekilde de kilo almaya devam ettim. hatta bu iş hoşuma da gitti bir ara. lan höt! noluyor lan dediğim bi an gelip çattı, evet. ama kilo falan veremedim, sadece rahatsızlık duydum. fekat, geçtiğimiz sonbaharda bir kısmını atabildim. ocak-şubat aylarında da geri kalanını atıp normal bir insan evladına dönüşmüş olmanın bana yaşatmış olduğu sevincin hatrına bu sabah aldığımı farkettiğim kilolara emrediyorum: defolun gidin lan!
nihaha:) muhtemelen siz bu satırları okurken ben tek lokmalık halley paketimden sonuncusunun tadını çıkarıyor olacağım:)
bok yiyim, evet!

he bugün elime kaynar su döktüm sonra da sigarayla yaktım. hayır deli değilim, hepsi birer kazaydı. ama bşi olmadı. acıdı önce, ama geçti. :)

yorgun, bıkkın ama bir o kadar ağız burun dağıtmaya hevesli!

evet, şuan sinir böyle böyle köpürüyor, ağzımdan tükürük olarak çıkmak ve saat 11 yönündeki adamın alnının ortasını bulmak istiyor.
hoopp, az biraz geriye döneyim.

bundan bir hafta önce adamın biri geldi ofise. her zamanki gibi müşterilerden ya da ustalardan biri sandım. adam bir ara dışarı çıktı sonra elinde testereyle geldi. höytt nolii lan moduna girmedim tabiki, burda olağan birşey bu. herkes elinde testereyle ofisimize gelebilir. garipsediğim herhangi bir davranış yoktur ofis sınırları içerisinde. 5 dk sonra o testereyle, tuvaletin ışığını açmak için de etrafından dolandığımız, mutfağı girişten ayıran L şeklindeki paravanın tuvalet kapısı tarafından kaçak el penceresi açtığını gördüm (malum paravanı dolanmadan ışığı açmak maksat). töbeee, ne alaka lan üstüne vazifemi diye düşünmeden edemediysem de gayet edebilmiş gibi davranıp duyarsızca gidip masama oturdum. lan adam 10 dk sonra da geldi karşıma oturdu, buranın numarasını alabilir miyim diye ofis telefonlarını aldı, benle tanıştı ve burda çalışmaya başladığını söyledi. ben de saf saf "hmmm öyle mii, depoda mı ?" diye sordum. "yok burda" dedi ofisi kastederek. içimden "a.ha sıçtık ya of puff lan nereye yerleşcek" diye düşünmeye başladım, minnacık ofisimizi ve sadece patrona ve bana yetecek kadar olan 2 tanecik odasını düşündüm. ardına içimi kaplayan hüznü ve beynimi titreten siniri anlatmama gerek yok sanırım. neyse, bi 10 dk sonra patroncuğumla tekrar odama gelip takdim edildiler kendileri şahsıma.. "M.K Bey'e bir yer ayarlamamız lazım Marla Hanım, ne düşünüyorsunuz, ne yapabiliriz?"..bu sorunun altında yatan anlamı açıklayayım hemen. "canım kusura bakma, bok gibi olan işinin tek iyi yönü olan ofisteki rahatlığını elinden almak üzereyim, bunu kendin için en az acılı hale getir". sonuç itibariyle odama yeni bir masa ve sandalyeyle yerleşen M Bey ile 1 haftadır çalışıyorum ve çıkmazdayım lan. işi bırakma isteğim 25 katına çıktı. adamın beni zoraki sohbetlere soktuğu bir anda-daha ilk günden hem de- şükür konusu geldi ki ben de obsesif bozukluğumdan bahsettim espriyle karışık bir halde. çünkü oturduğundan beri sallanan ayaklarını durdurmanın başka bir yolu yoktu. "aaa hemen ona bir çözüm bulayım" diyerek masanın bana doğru olan kısmına bir pano yerleştirerek ayaklarını görüş alanımdan izole edebildiğini düşünüp, yine (!) bir sorunu çözmenin(!!!) verdiği rahatlamayla yüzüne o gevrek gülümsemeyi oturttu. halbuki anlatamazsın işte, amcacım bu senin bildiğin gibi basit bir sorun değil demeyi ne kadar istediysem de diyemedim. sorun benim çünkü.
şimdi nasıl geçiyor günüm? akşama kadar salladığı ayaklarının bedenini sarsışı ile karşımda sürekli sallanan bir beden var. o bedenin elinde zaman zaman tespih de oluyor. masasında da tık tık tık eden saati var. arada bir de ıslık çalıyor. ekstra katmerli bu herif. bense elimde olmadan içimde büyüyen sinirimi kontrol altına almaya çalışıyorum. konsantrasyon zayıflığı zirvede. kaslarm gerim gerim geriliyor. 1 hafta önce "ohh beee kavuştum" dediğim sağlığım beni tekrar terk etmekle tehdit ediyor. napçam lan ben!
şimdi de mesela kulaklıklarla müzik dinliyor olmama rağmen ısrarla konuşup saçma sapan sohbetlere çekmeye çalışıyor beni.
Nick Cave bile dinlendiremiyor beni yeminlen!
ha bir de ilk gün şey dedi: " ben buraya radyo getirip dinlesem rahatsız olur musunz?"
hemen, "eğer kulaklıkla dinlerseniz olmam tabi ki" dedim.
ayy sonra bunu demesem başıma gelecekleri düşündüm. grrrr, staj günlerinde çektiğim işkenceler geldi aklıma, Aşk FM falan. bıyyyyyyyyyyy....

14 Mayıs 2010 Cuma

selam, ben geldim=)

naber gençlik?
ben geldim, tekrar döndüm buralara.

artık yaşadıklarımı falan kimseye anlatamama ya da anlık sinirlerimi atacak mecra bulamama gibi eksiklikler yüzünden tekrar buradayım.
blogtan bazı yazılarımı da kaldırdım.

buralarda değilken neler yaptım, neler oldu? bir ara değinirim ya şimdi bile yoruldum be, körelmişim:)


11 Nisan 2010 Pazar

VEDA BİLDİRGESİ!

sayın izlekler,
artık beni rahatsız eden herşeyden uzaklaşma isteğimi uygulamaya koymak adına, eskiye dair çok şeyi -siz göremeseniz de benim gördüğüm- içeren bloğumu kapatma kararı aldım.
zaman zaman yorumlarıyla bana desteği olanlar oldu. takibe alıp ilgiyle okuduklarım da..
şimdiyse, hepiniz beni tanıyormuşsunuz gibi hissediyorum ve eskisi gibi rahat değilim.
gitmeliyim şimdi. bu posttan yaklaşık 20-24 saat sonra da sileceğim bloğumu.
kimbilir bi zaman başka bloglarla dönebilirim buralara.
kendinize iyi bakınız;)
sevgiler saygılar..

10 Nisan 2010 Cumartesi

Nanik Depresif

işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM işimi sevmiyorum MESLEĞİMİ SEVMİYORUM

7 Nisan 2010 Çarşamba

Chris McCandless olasım var.

2 Nisan 2010 Cuma

yaşadığım bu iki ayrı dünya, yarattığım bu iki ayrı kişi sonunda bir olup beni öldürecek biliyorum.
uyku konusunda rahata erdim derken tekrar sorunlu hale geldi kendileri. ilk dalışta bir problem yok, uykum geldiği an yatıyorum bu fırsatı hemen değerlendirmiş olmak için. ama sonra uyanıyorum, uykumu almış bir halde. saate baktığımda, daha yatalı 2 veya 2,5 saat olmuş olduğunu görmek sinirlerimi bozuyor. hiç uykum yok. yatarım, yorganı kafaya çekerim, öyle döner böyle eder uyuyamam. bir de rahat edemiyorum hiçbir yerde bu ara. tekrar uyumaya çalışırken de aynen öyle oluyor, rahat pozisyonu bulamıyorum bir türlü. 5 gündür toplam 16-17 saat ancak uyumuşumdur. normal şartlarda bu 5 gün için 25-30 saat arası değişiyor. gerçi bu yine iyi, 1 haftada 15 saat uyuduğum zamanı biliyorum o nedenle şu halimden şikayet etmemem gerek. (bu arada 'gerek' kelimesinden ve taşıdığı anlamlardan nefret ederim, belki de beni uyutmayan budur...)

hey hey hey heeeeey, here i go now :)

ta ta taaaam, artık şarkıcı oluyorum:)
ehi hi hi..
nedir, ne değildir açıklayacağım.

öncelikle ben sesimden nefret ederim. öyle ki bi kayıtta falan sesimi duyduğum zaman, hiç abartmıyorum, beynim zıngırdıyor, duymak dahi istemiyorum. ama gel gör ki şarkı söylemeyi çok severim. fekat sesimi hiç sevmediiim için bu eylemi tek başımayken gerçekleştiririm. öyle bazı yerlerde şarkılara eşlik ederim falan da zaten onda da kimse duymuyor nasılsa:) bir iki arkadaşım dışında ciddi bir şekilde şarkı söylediğimi duyan olmamıştır. neyse işte ben de dedim ki "noluyor ne diye kendimi sınırlıyorum ki?". birşeyler yapmam lazım, önceden beraber müzikle ilgili falan kendi çapımızda (hani evde çal söyle muhabbeti) birşeyler yaptığımız arkadaşlarım da çalışmaya başladı, zaten ben onlardan 1 yıl önce mezun olduğum için de baya uzun zamandır (yaklaşık 2 yıl) birşeyler yapmıyorduk. e böyle mal mal da hayat geçmiyor, dedim bari evde kendi kendime çaliim söliim kaydedeyim. o amaçladır ki bir şarkıya bakma amaçlı girdiğim sitede ilanlara da bakayım dedim, belki 2. el ucuz bşiler bulurum falan diye gezinirken kendi şehrimden verilmiş "deneyimli vokal aranıyor" ilanı gözüme çarptı. iletişim için msn adresi verilmiş. aklıma düştü hemen ben vokal olayım dedim:) ekledim çocuğu. işte sahne mahne işleri de varmış bunların. " aaa o zmn ben hiç vaktinizi almayayım. çünkü ben sadece haftada birkaç saat buluşup stüdyoya falan girip kayıt falan alırız, eğleniriz amaçlı birşeyler yapmak istiyorum" dedim. harbiden öyle. amacım ruhumu tatmin etmek. o da birini daha deneyeceklerini, olmadı benle de dedğim gibi arada çalışabileceklerini söyledi. neyse işte ben sesimi sevmediğimi, arkadaşlarımla yaptıklarım hariç deneyimim olmadığını, bir şebnem ferah beklememesini, hatta güçsüz bir sesim olduğunu söyledim. inanmıyor da inanmıyor. şimdi cidden sesime uyuzum ya, gider stüdyoya gireriz bunlar beni denerler sora kulakları çınlıyor gibi dayanamaz tarzda mimikler yaparlarsa kendimi çok kötü hissederim diye öncesinde bir kayıt yapıp yollamayı teklif ettim. stüdyoya girersek bana söyletecekleri parçalar vardı, onlardan 2 tanesini dün akşam söyledim kaydettim ve yolladım. inanamıyorum ki çok beğendi. yorum falan yaptı. işte bugün de bir heves bana şarkı yolluyor, "bak bunu bir dinle eğer söyleyebileceğini düşünürsen ilerde bunları da çalışırız" falan diye konuştu. hatta mayıs sonu haziran başı İTÜ ve GAZİ'de etkinlikler mi ne oluyormuş, onlara gitme ihtimalleri varmış da onu teklif etti. eğer düşünürsen seni ona göre çalıştırırız hazırlarız falan diyor. olmaz dedim, aslında içimden çok da istemiş olduğum halde. iş güç var bırakamam neticede. neyse bu ikna çabalarına girişince bu acelesinin ne olduğunu sordum, böyle birşeyi hemen istemesi falan, dedim sonraki işler bunlar. zaten dün akşam da " şimdi sırada seni sahneye ikna etmek var" dedi. la dedim git işine. yok arkadaşım ben baştan demişim sahne istemiorum diye. öyle işte yaaaa..
bugün de ablam ve kuzenime dinlettim dünkü kayıtları, çok beğendiler. ablamın beğendiğine hala inanamıyorum:) bu arada onlar da ilk kez duydu şarkı söylediğimi, şaşırdılar:)

haftasonu ortak bir zaman ayarlayamadığımız için, pazartesi akşam stüdyoda buluşcaz ve deneneceğim:) ödevlerim var çalışmam gereken.
lan çok içimden geldi paylaşayım:)
Sixpence None The Richer - Kiss Me (bu tamamdır, zaten dün söyledim)
Coldplay - Yellow (Bu da aynen )
Pinhani - Yıldızlar ( kolay zaten ;) )
Özlem Tekin - Değmez ( bu da tamam gibi bişe)
Bon Jovi - In These Arms ( ha gayret - bgn baktım biraz)
White Snake - Here i Go Again ( a ha bunu sıfırdan alıcam)
şu son 2 şarkıya yüklenmem lazım, 2 si de zor.

bi de ben hemen sanatçı kaprisine başladım, niahhahah:)
"bak benim sesim güçlü değil, çok bağıramam, sesimi zorlayacak şeyler verme. boğazım rahatsız, sonra zart diye kısılıyor sesim, travesti gibi çıkmaya başlıyor o zaman da " eheheh, evet ben söledim bunları:)
hade anam yatayım artık, iyi uyku lazım ii ses telleri içün, nihahhaha:)))

1 Nisan 2010 Perşembe

güç korkunun kardeşi mi?

en güçlü insan en çok korkan insan (mı?)dır.
güçlü insanın aklının derinliklerindeki çekirdek korku güçsüzlüktür.
Ya gücünü kaybederse? o zaman ne olacaktır?
rezillik, utanç,küçülme.
aşırı erkeklikle yüklenen her erkek çocuk, bu korkuyla da yüklenmiştir.
artık bu "erkekliğini kaybetme"
korkusuyla ürkütülebilir.
ürkütülür de. erkekler böyle öldürülebilir. öldürülür de.
çocukken, "pipini keserim" diye öldürülür.
hapiste, "artık erkekliğin işe yaramaz" diye öldürülür.
yatakta, "senin erkekliğin kalmamış" diye öldürülür.
erkekler bu yolla ne kolay öldürülür, ne çok öldürülür.
hayatları boyunca ölüp ölüp dirilirler.
insan olmanın "erkek olmak" değilse de insan olmak olduğunu anlayıncaya kadar.
insan olmak neden bu kadar zor.
düşünmek gerekiyor.

(Erdal Atabek - Kışkırtılmış Erkeklik Bastırılmış Kadınlık)
....

öfkemden göremediğin kırgınlığım
ucu sivri, kenarları keskin..
Batıyor kelimelerle tek tek göğsüme,
açılan deliklerden sızıyor tüm yalanların...

....

27 Mart 2010 Cumartesi

düzensiz yaşam saatleri

sabahın 4.30u . uyandım. uykuya dalmak mümkün değil tekrar. huzursuzluk ve anksiyete ataklarıyla yerinde durmak bile olabildiğince zor çünkü.
kalktım. kendimden başka kimse ve birşeyi umursamanın gereksizliğinin bu sabah çok açık seçik farkındaydım. gitarımı alıp salona geçtim. salona geçtim çünkü annemlerin yatak odası benimkinin bitişiğiydi, diye değil. klimayı açıcaktım salondaki, onların odalarının penceresinin önünde duran klimanın motorunu gürültülü bir şekilde çalışacak olmasını umursamadan.
önce pek de güçlü olmayan şekilde çektim telleri, sonra kaptırdım çıkacak sesleri umursamadan. çok geçmedi tabi uykusu benimki kadar olmasa da hafif olan annem geldi. "kızım sen deli misin?"dedi, kızmaktan çok acır bir ifadeyle. babam pek değil de galiba canım anneciğim bu kızının aklından hafif şüphe ediyor:)) neyse.. "uyku tutmadı" dedim. "te allaaaam yaaa" ifadesiyle kafasını yana salladı ve gitti. benim de hevesim kaçtı, gitarı bırakıp tv'yi açtım. izleyemedim sıkıldım, kapattım. birşeyler karaladım sonra, çizmeye çizmeye körelmiş olduğumu farkedince ondan da uzaklaştım. son olarak yatağıma geçip kitap okumaya karar verdim. zaten gerisini hatırlamıyorum.

az önce anne ve babam dışarı çıkıyordu onları uğurlarken birşeyin farkına vardım. ayakkabılarımın kutularında duruyor olması sinirimi bozuyor. çünkü kutuları ara bul çıkar giy sonra yerine kaldır işleri daha bahsi geçerken bile bünyemde bir uyuşukluk-üşenme karışımı his doğurduğundan hep aynı 3 ayakkabıyı giyiyorum. buna neden olan ablama uyuz oldum şimdi. onun bilmem kaç yüz ayakkabısı yüzünden bizimkiler sığıntı kalıyor, açıp yayamıyoruz. neyse.

sağlık mevzularına girmeyeceğim. canım sıkılıyor bu konuda biraz. yine kendime saklamalı.

tamam sıkıldım. bitti.

26 Mart 2010 Cuma

i'm alone (bkz. aliceInChains&PearlJam)

çok canım acıyor...
mutsuzum sadece..

23 Mart 2010 Salı

black

işte sıçtım olm..
noluyor bana yaa. iyi oluşum biraz sürmüştü bu kez.

benim bir kedim var. feyk bi kedi ama ossun, miyavladı az önce, çevrimdışı ileti aldım uyarısı eşliğinde:)

bir de her gün bir şarkıya takıyorum. bugün pearl jam- black mesela. dün de bright eyes- haligh haligh a lie haligh idi. önceki gün de... alla alla yeter ya:) ha bi de günlüük takılıyorlar ya hani bu şarkılar, sonra geçmiyorlar falan, çığ halinde büyüyerek acı listesi oluyorlar bende. hevesim kaçtı yazmicam.

15 Mart 2010 Pazartesi

ufak rol sahipleri

bu inişler çıkışlar bitmek bilmedi hiç. belki durulur diye dayandığım medet umduğum şeyler de pek fayda etmedi. çaresizlikte insan her şeyi yapabiliyor. ben biraz güçlüyüm sanırım. hep savaş hallindeyim. kendimi bırakmanın kıyılarına gelmiş olsam da buna karşı koyabilecek bir ses hep çıktı içimden. şubatın başından beri baya bir değişiklik baya bir hareketlenme oldu hayatımda. dönem dönem böyle olması da oyalıyor beni. iyi kötü bir hareket...

bazı şeylerin farkına varışlarım da acı oluyor üzülüyorum işte.

iyiyim diye rol yapabiliyorum, bu güzel. ama değilim, bu kötü.

arkadaş falan diye bir şey de yok artık, onu biliyorum artık. kimseyle görüşmeme kararı aldım. zaten benimleymiş gibi yaptıkları rol de canımı sıkıyor.
zaten gerçek dostum sadece 1 taneymiş, onu da anladım. ona da artık dostluk değil kardeşlik deniyor sanırım.

içsel şeyleri birileriyle paylaşmanın anlamsızlığını keskin bir şekilde kavradım. biliyordum aslında, zaten blog açmamın asıl amacı da buydu, kendimle konuşur gibi... şimdi tam oldum.

olaylar falan... şimdi gerek yok, anlatasım da yok.

22 Şubat 2010 Pazartesi

wim mim mim wim jim bim, höyt!

bu zamana kadar 1-2 mimlendim de pek oralı olmadım ama bugün yazmak istedim. ilucuğumun tarafından kendimle ilgili 7 enteresan şeyi yazmam istenmiş. aklıma gelen bşileri karalicam ama enteresanlık konusunda söz veremem.

1-periyodik hareketlere, seslere takıntım vardır. öyle ki sınıfın taaaa arka taraflarında birisi bacağını sallar, ben nasıl beceririm bilmem ama görüş alanımda olmayan o kişinin o hareketini algılar ve onun dışında başka hiçbir şeye odaklanamam, sinirlenirim, içimde büyür büyür ve neredeyse aklımı kaybedecek gibi olurum. sesler için de bu söz konusudur. evet orta şiddette de olsa tescilli bir obsesif kompülsif bir vakayım.

2-hani "when harry met sally" filmindeki sally karakteri var ya, hani yemek sipariş ederken mutlaka içeriğini soran, ya da kesinlikle şusu olmasın böyle pişsin ve bilmemne de eklensin diyen. işte o benim. bir yemeği hiç bir zaman menüde tanımlandığı şekliyle sipariş etmem, garsonlara kafayı yedirtir, ekstradan isteklerim için bana kafa atmasınlar diye de tüm sevimliliğimi kullanarak kendimle dalga geçen espriler yapar maksimum hizmeti elde ederim. içeceğimi buz gibi ister ama içinde buz istemem (rakı dışında). ayrıca içeçeğimin kesinlikle yemeğimle aynı anda gelmesini rica ederim.

3-bazen evimin istikametiyle alakasız otobüslere biner, nereye gittiğimi bilmesem dahi canım sıkılana kadar otobüsten inmem. bazen evime giderken bile canım otobüsten inmek istemezse inmem.

4-olabildiğince açık hava mekanları tercih ederim. yemek içmek açık havada daha bir güzel.

5-bir mağazada ıcık cıcık herşeye bakılmasından nefret ederim. hatta genelde alışverişlerim şu şekilde gerçekleşir: mağzaya girilir, öncelikle olduğum yerden gözlerle tüm mağaza taranır, o an ilgimi çeken birşey yoksa çıkılır. olaki bir şey ilgimi çekti, daha elime aldığım ilk anda onun benim istediğim şey olup olmadığını bilir ve ona göre alırım. ayrıca eğer inanılmaz kalabalıksa mağaza, içeride dünyanın en süper şeyleri olsun hem de çok ucuz olsun, kimse beni o mağazada tutamaz, derhal dışarı çıkarım, boğulurum çünkü.

6-palyaçolardan nefret ederim, öyle ki kaldırımda 100 metre ilerde onu görüyorsam derhal yolun karşısına geçer, palyaçodan baya bi uzaklaştıktan sonra tekrar kendi kaldırımıma geçerim. denyo herifler zart diye atlıyorlar önünüze, yumruğu koyasım geliyo o kırmızı burunlarının orta yerine.

7-kışın ayaklarım ısınmadan uykuya dalamam. kat kat bşiler giysem de ayaklarım canları istemezse ısınmazlar. ben de zaten çorabımı hiç çıkarmam kışın, hatta bazı zamanlar da sevgili kişisinin dalga geçme ihtimalleri bile umrumda olmamıştır. çıkarmam arkadaş, ayağım üşüyor!

aha, oldu da bitti maşalla,, ben kimseyi mimlemiorum , Relax! :)

o arsız bir sürgün__

bacaklarına, kollarına ve vücudunun 3 farklı bölgesine
daha bağladığım çiğ ve kanlı etlerle, nehrin bataklığa
dönüşmüş en köhne bölgesinde, timsahların tek bir
zerresini dahi bırakmaması için terketmiştim
o cesedi,,
acımasızca katledilen bedenin, bendim faili!

sürekli "bir çocuğun saf kırılganlığıyla"diye başlayan
cümle yoğunluğu fazla öyküler yazardı. ayrıca "adeta"
kelimesini gerekli gereksiz kullanır, en az o bir kaç
-şimdi ismini vermek istemeyeceğim-
şair/yazar kadar sinirimi hoplatırdı.

bu yüzden mi öldürdün demeyin, evet buydu nedeni.
aslında onun için hiçbir şeyin hiçbir anlamı yokken,
herşeyin mutlak bir anlamı varmışcasına davranıp
her boka gözyaşı döken duygusal insan ayaklarıyla,
sadece kendi zevklerine itaat etmeleri için herkesi
kendilerini özel hissetmelerini sağlayarak kandırıyor,
büyülüyordu. o kadar süslü kelimeyi nereden bulduğunu
düşünmek istemedim, çünkü o zaman
gerçekten duygusal olduğu ihtimaline inanabilir
onu öldürmenin verdiği acının
kat kat fazlasını yaşayabilirdim, o yüzden düşünmedim.

müthiş bir cinayet planı olduğunu söylemeyeceğim,
herhalde bir insanı mezarlıkta öldürmek kadar
aptalca bir davranış olamaz. ucuz polisiye filmlerden
çalıntı bir senaryo, titrek eller ve sürekli "ya gözlerime
bakarsa" korkusuyla nükseden panik.. nitekim alçakça
bir hareketle arkadan saplamanın en kolayı olacağı
sonucuna vardım o bıçağı, o da öyle yapmıştı nasılsa.
... . ... .o anın nasıl gerçekleştiğini hatırlayamıyorum
ama aldığı darbeden sonra geriye doğru dönüşü
-ki kim olduğumu görmek istediğini düşünüyorum-
ve ardından yere düşüşüyle dikkatimi çeken ilk şey
yüzündeki ıslaklıktı. kirpikleri sırılsıklam,
gözleri kıpkırmızı..
mezar taşındaki isme baktım, soyadı tutuyordu.
sanırım babasıydı. hemen aklımda hızla koşuşturmaya
başlayan insani duyguları
ve psikolojik anlamlandırmaları
terkedip yerde yatan ve henüz kalbi atan adamla olan
işimi bitirmek için gerekli gücü topladım.

izlediğim dizilerde böyle olmuyordu hiç,, bulantı,
baş dönmeleri ve zaman zaman nefes alamama gibi
sıkıntılarla birlikte hırsımı alabilmem
tam 2 saat 47 dakika sürmüştü. inanamıyorum,
artık o değildi karşımdaki. hiç olmamış gibi davranmam
için de benim harcayacağım hiçbir çaba yeterli
gelmeyecekti. planımın ilk aşamasında sadece kalbinin
durmasını sağlamak vardı
ama ben anlamsızca canlılığını yitirmiş bir bedende
sanatsal denemeler yaptım. ağırlıkla
kırmızı tonlarını kullanarak.. gecikmeli de olsa
2. aşamaya geçme zamanı gelmişti sanırım,
işte o zaman
hikayemin başında bahsettiğimi gerçekleştirdim,
öncelikle cesedi sarıp bagaja kaldırmak için
deli gibi güç harcayarak.

oldu ve bitti.

bitti.

hala zihnimde kurulmasına engel olamadığım
soru cümleleri dolaşıyor, bense
gerçek cevapların benim yaptığımı haksız
çıkarmasından korkarak kaçıyordum durmadan.

işte o zaman kendimi ilaçlara verdim.
yarımken bire çıktım,
sonra onun da iki katı.
alkolle avunduğumdan bahsettim mi peki?
o da ilaçtan önceydi.
işe yaramayınca ilaca geçtim, ilaç da işe yaramayınca
ikisini beraber denedim, deniyorum.
belki ikisi bir aradayken dozajı daha farklı bir şekilde
ayarlamak gerekiyordur diye de bir kaç gün daha
birkaç farklı şekilde denerim.

değişmeyecek sonuçları, değişen durumların değişik
şekillerde yaşanılmasının ardından elde eden bir insan
tüm yolların sonuna geldiğinde
ne denemesi gerekirse değil
neyi bulursa onu dener. işte o yolun sonunda elimde
ne kalmış olursa sadece onunla uzaklaşacağım.
gidecek yol kalmadığında
fazlaca düşünmeyi de bırakacağım.
o zaman boşalmış zihnimle yeteri kadar
hafifleyememişsem eğer,
tüm ağırlıklarımdan kurtulacağım.

artık sevgi yok; onu seninleyken bırakmıştım ardımda.
aşk yok; onu mezar başında yok etmiştim zaten.
vicdanımı da, bardağın dibinden
yüzeye çıkan baloncukların hipnozunda yitirdim.
zihnimi yolun sonunda olduğumu düşünmemek için
yolda azar azar boşalttım.
uçmak için geriye kalan tek ağırlık bedenimse eğer..

ve yüzüne damlayanın
bulutların gözyaşı olduğunu düşünme her zaman,
ayaklarım yerden kesilmeden hemen önce
kestiğim bileklerimden fışkıran yoğun akışkan da
yer çekiminin etkisinde çünkü.

damarlarımdaki boşaldıkça hafiflediğimin keşfi
damağımda ıspanak tadı bırakıyor sanki..
bedenim yükseğe çıktıkça
başta avuçlarımda hissettiğim serinliği
şimdi daha net bir şekilde yüzümde hissediyorum.
sanki ben de çıktım içimden
'ben'den/'sen'den daha hızlı bir şekilde yükselerek.
baktım onun da ardından.

duyumsamam zayıfladı, uçuştu,
o akşam bizi donduran buz gibi bir rüzgar eşliğinde.
duyduğum sadece teninin saf kokusuydu..
asılı kaldım bir süre.

...

sadece rüyamda uçardım bazen ben.
..
bu sefer uyanmadım.